ÖNEMLİDİR - LÜTFEN OKUYUNUZ
Selamlar ben Ferdi Korkmaz, Allah'ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun. Herkesin Arapça öğrenmesi mümkün olmadığından çoğunlukla sureler Türkçe yazılıştan ezberlenmektedir. Bu da bir çok yanlış okumaya sebep olmaktadır. Surelerin Türkçe yazılışlarını Türkçeye en yakın olabilecek şekilde çevirmeye çalıştım. Lütfen her harf nasıl yazıldıysa yazıldığı gibi okumaya özen gösteriniz. Türkçe yazılıştan okurken ses ile takip ederek okumaya çalışırsanız daha doğru şekilde öğrenmiş olursunuz.
Bu videoyu hazırlarken çok fazla ayrıntıya dikkat ederek hazırladım. Bu videoyu lütfen paylaşın. Eşiniz ve çocuğunuza izletin yanlışları var ise düzeltmesine vesile olmuş olun. Mutlaka herkesin yanlış okuduğu bir yer vardır. Kendinizi bu video sayesinde test etmiş olun.
Tekrardan Allah'ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun. Teşekkürler...

Vakıa Suresi (Vâkı'a Sûresî) okunuşu ve anlamı

إِذَا وَقَعَتِ الْوَاقِعَةُ (١)

1-) İzâ vekâ'âtilvâkiâ.

Diyanet: Kesin gerçekleşecek (olan Kıyamet) koptuğu zaman,

Diyanet Vakfı: Kıyamet koptuğu zaman,

E. Hamdi Yazır: Olacak vak'a olduğu zaman

لَيْسَ لِوَقْعَتِهَا كَاذِبَةٌ (٢)

2-) Leyse livâkâtihâ kâzibeh.

Diyanet: Onun kopuşunu yalanlayacak kimse olmayacaktır.

Diyanet Vakfı: Ki onun oluşunu yalanlayacak hiçbir kimse yoktur;

E. Hamdi Yazır: Onun oluşunu yalanlayacak kimse yoktur.

خَافِضَةٌ رَافِعَةٌ (٣)

3-) Hâfidatun rafiâ.

Diyanet: O, (kimini) yükseltir, (kimini) alçaltır.

Diyanet Vakfı: O, alçaltıcı, yükselticidir.

E. Hamdi Yazır: O, alçaltıcıdır, yükselticidir.

إِذَا رُجَّتِ الْأَرْضُ رَجًّا (٤)

4-) İzâ ruccetilardu racce.

Diyanet: Yeryüzü şiddetle sarsıldığı,

Diyanet Vakfı: Yer şiddetle sarsıldığı,

E. Hamdi Yazır: Yer şiddetle sarsıldığı

وَبُسَّتِ الْجِبَالُ بَسًّا (٥)

5-) Ve bussetilcibâlu besse.

Diyanet: Dağlar parça parça dağılıp,

Diyanet Vakfı: Dağlar parçalandığı,

E. Hamdi Yazır: Dağlar serpildikçe serpildiği

فَكَانَتْ هَبَاءً مُنْبَثًّا (٦)

6-) Fekânet hebâen munbesse.

Diyanet: Dağılıp saçılmış toz olduğu,

Diyanet Vakfı: Dağılıp toz duman haline geldiği,

E. Hamdi Yazır: Dağılıp toz duman haline geldiği

وَكُنْتُمْ أَزْوَاجًا ثَلَاثَةً (٧)

7-) Ve kuntum ezvâcen selâse.

Diyanet: Ve siz de üç sınıf olduğunuz zaman,

Diyanet Vakfı: Ve sizler de üç sınıf olduğunuz zaman,

E. Hamdi Yazır: Ve sizler üç sınıf olduğunuz zaman

فَأَصْحَابُ الْمَيْمَنَةِ مَا أَصْحَابُ الْمَيْمَنَةِ (٨)

8-) Feâshâbulmeymeneti mâ âshâbulmeymene.

Diyanet: Ahiret mutluluğuna erenler var ya; ne mutlu kimselerdir!

Diyanet Vakfı: Sağdakiler, ne mutlu o sağdakilere!

E. Hamdi Yazır: Sağın adamları (var ya) ne mutludurlar onlar!

وَأَصْحَابُ الْمَشْأَمَةِ مَا أَصْحَابُ الْمَشْأَمَةِ (٩)

9-) Ve âshâbulmeş'emeti mâ âshâbulmeş'eme.

Diyanet: Kötülüğe batanlara gelince; ne mutsuz kimselerdir!

Diyanet Vakfı: Soldakiler, ne bahtsızdırlar onlar!

E. Hamdi Yazır: Solun adamları ise ne uğursuzdurlar onlar!

وَالسَّابِقُونَ السَّابِقُونَ (١٠)

10-) Vessâbikunessâbikun.

Diyanet: (İman ve amelde) öne geçenler ise (Ahirette de) öne geçenlerdir.

Diyanet Vakfı: (Hayırda) önde olanlar, (ecirde de) öndedirler.

E. Hamdi Yazır: Önde olanlar (var ya), onlar öncüdürler.

أُولَئِكَ الْمُقَرَّبُونَ (١١)

11-) Ulâikelmukarrabun.

Diyanet: İşte onlar (Allah'a) yaklaştırılmış kimselerdir.

Diyanet Vakfı: İşte bunlar, (Allah'a) en yakın olanlardır,

E. Hamdi Yazır: İşte o yaklaştırılanlar,

فِي جَنَّاتِ النَّعِيمِ (١٢)

12-) Fi cennâtin nâim.

Diyanet: Onlar, Naîm cennetlerindedirler.

Diyanet Vakfı: Naîm cennetlerinde .

E. Hamdi Yazır: Nimet cennetlerindedirler.

ثُلَّةٌ مِنَ الْأَوَّلِينَ (١٣)

13-) Sulletun minelevvelin.

Diyanet: Onların çoğu öncekilerden,

Diyanet Vakfı: (Onların) çoğu önceki ümmetlerden,

E. Hamdi Yazır: Çoğu önceki ümmetlerden,

وَقَلِيلٌ مِنَ الْآخِرِينَ (١٤)

14-) Ve kâlilum minelâhirin.

Diyanet: Azı da sonrakilerdendir.

Diyanet Vakfı: Birazı da sonrakilerdendir.

E. Hamdi Yazır: Birazı da sonrakilerden.

عَلَى سُرُرٍ مَوْضُونَةٍ (١٥)

15-) Âlâ sururim me'dune.

Diyanet: Onlar, mücevheratla işlenmiş tahtlar üzerindedirler.

Diyanet Vakfı: Cevherlerle işlenmiş tahtlar üzerindedirler,

E. Hamdi Yazır: (Onlar) cevherlerle işlenmiş tahtlar üzerindedirler.

مُتَّكِئِينَ عَلَيْهَا مُتَقَابِلِينَ (١٦)

16-) Muttekine 'âleyhâ mutekabilin.

Diyanet: Karşılıklı yaslanmış vaziyette,

Diyanet Vakfı: Onların üzerlerinde karşılıklı olarak oturup yaslanırlar.

E. Hamdi Yazır: Karşılıklı olarak onların üzerinde yaslanırlar.

يَطُوفُ عَلَيْهِمْ وِلْدَانٌ مُخَلَّدُونَ (١٧)

17-) Yetufu aleyhim veldânun muhalledun.

Diyanet: Ebediyen genç kalan uşaklar,

Diyanet Vakfı: Çevrelerinde, (hizmet için) ölümsüz gençler dolaşır;

E. Hamdi Yazır: Çevrelerinde, ölümsüzlüğe ulaşmış gençler dolaşırlar.

بِأَكْوَابٍ وَأَبَارِيقَ وَكَأْسٍ مِنْ مَعِينٍ (١٨)

18-) Biekvâbin ve ebârikâ ve ke'sim min mâ'in.

Diyanet: Cennet pınarından doldurulmuş sürahileri, ibrikleri ve kadehleri,

Diyanet Vakfı: Maîn çeşmesinden doldurulmuş testiler, ibrikler ve kadehlerle.

E. Hamdi Yazır: Kaynağından doldurulmuş, testiler, ibrikler ve kadehlerle.

لَا يُصَدَّعُونَ عَنْهَا وَلَا يُنْزِفُونَ (١٩)

19-) Lâ yusaddâ'une ânhâ ve lâ yunzifun.

Diyanet: İçmekle başlarının dönmeyeceği ve sarhoş olmayacakları,

Diyanet Vakfı: Bu şaraptan ne başları ağrıtılır, ne de akılları giderilir.

E. Hamdi Yazır: Ondan ne başları ağrıtılır, ne de akılları giderilir.

وَفَاكِهَةٍ مِمَّا يَتَخَيَّرُونَ (٢٠)

20-) Ve fâkihetim mimmâ yetehayyerun.

Diyanet: Beğendikleri meyveleri,

Diyanet Vakfı: (Onlara) beğendikleri meyveler,

E. Hamdi Yazır: Beğendikleri meyvalar,

وَلَحْمِ طَيْرٍ مِمَّا يَشْتَهُونَ (٢١)

21-) Ve lâhmi tâyrim mimmâ yeştehun.

Diyanet: Ve arzu ettikleri kuş etlerini dolaştırırlar.

Diyanet Vakfı: Canlarının çektiği kuş etleri,

E. Hamdi Yazır: Canlarının çektiği kuş etleri,

وَحُورٌ عِينٌ (٢٢)

22-) Ve hurun'in.

Diyanet: İri gözlü huriler de vardır,

Diyanet Vakfı: İri gözlü hûriler,

E. Hamdi Yazır: İri gözlü hûriler,

كَأَمْثَالِ اللُّؤْلُؤِ الْمَكْنُونِ (٢٣)

23-) Keemsâlillu'luilmeknun.

Diyanet: Onlar için saklı inciler gibi.

Diyanet Vakfı: Saklı inciler gibi.

E. Hamdi Yazır: Saklı inciler gibi,

جَزَاءً بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ (٢٤)

24-) Cezâen bimâ kânu yâ'melun.

Diyanet: (Bütün bunlar) işledikleri amellere karşılık bir mükâfat olarak (verilir.)

Diyanet Vakfı: Yaptıklarına karşılık olarak (verilir).

E. Hamdi Yazır: Yaptıklarına karşılık olarak verilir.

لَا يَسْمَعُونَ فِيهَا لَغْوًا وَلَا تَأْثِيمًا (٢٥)

25-) Lâ yesme'une fihâ lâğven ve lâ te'sime.

Diyanet: Orada ne boş bir söz, ne de günaha sokan bir şey işitirler.

Diyanet Vakfı: Orada boş bir söz ve günaha sokan bir laf işitmezler.

E. Hamdi Yazır: Orada boş bir söz ve günaha sokan bir laf işitmezler.

إِلَّا قِيلًا سَلَامًا سَلَامًا (٢٦)

26-) İllâ kîylen selâmen selâme.

Diyanet: Sadece "selâm!", "selâm!" sözünü işitirler.

Diyanet Vakfı: Söylenen, yalnızca "selâm, selâm" dır.

E. Hamdi Yazır: Duydukları söz, yalnız "selam", "selam" dır.

وَأَصْحَابُ الْيَمِينِ مَا أَصْحَابُ الْيَمِينِ (٢٧)

27-) Ve âshâbulyemini mâ âshâbulyemin.

Diyanet: Ahiret mutluluğuna erenler, ne mutlu kimselerdir!

Diyanet Vakfı: Sağdakiler, ne mutlu o sağdakilere!

E. Hamdi Yazır: Sağın adamları, nedir o sağın adamları!

فِي سِدْرٍ مَخْضُودٍ (٢٨)

28-) Fi sidrim mahdud.

Diyanet: Dikensiz sidir ağaçları,

Diyanet Vakfı: Düzgün kiraz ağacı,

E. Hamdi Yazır: Dalbastı kirazlar,

وَطَلْحٍ مَنْضُودٍ (٢٩)

29-) Ve tâlhîm mendud.

Diyanet: Meyveleri küme küme dizili muz ağaçları altında,

Diyanet Vakfı: Meyveleri salkım salkım dizili muz ağaçları,

E. Hamdi Yazır: Meyva dizili muzlar,

وَظِلٍّ مَمْدُودٍ (٣٠)

30-) Ve zîllim memdud.

Diyanet: Yayılmış sürekli bir gölgede,

Diyanet Vakfı: Uzamış gölgeler,

E. Hamdi Yazır: Uzamış gölgeler,

وَمَاءٍ مَسْكُوبٍ (٣١)

31-) Ve mâin meskub.

Diyanet: Çağlayan bir su başında,

Diyanet Vakfı: Çağlayarak akan sular,

E. Hamdi Yazır: Fışkıran sular.

وَفَاكِهَةٍ كَثِيرَةٍ (٣٢)

32-) Ve fâkihetin kesira.

Diyanet: Çok çeşitli meyveler içinde,

Diyanet Vakfı: Sayısız meyveler içindedirler;

E. Hamdi Yazır: Pek çok meyva arasında,

لَا مَقْطُوعَةٍ وَلَا مَمْنُوعَةٍ (٣٣)

33-) Lâ mâktu'âtin ve lâ memnu'â.

Diyanet: Tükenmeyen ve yasaklanmayan,

Diyanet Vakfı: Tükenmeyen ve yasaklanmayan.

E. Hamdi Yazır: Tükenmeyen ve yasaklanmayan

وَفُرُشٍ مَرْفُوعَةٍ (٣٤)

34-) Ve furuşin merfu'â.

Diyanet: Ve yüksek döşekler üzerindedirler.

Diyanet Vakfı: Ve kabartılmış döşekler üstündedirler.

E. Hamdi Yazır: Ve yükseltilmiş döşekler üstündedirler.

إِنَّا أَنْشَأْنَاهُنَّ إِنْشَاءً (٣٥)

35-) İnnâ enşe'nâhunne inşae.

Diyanet: Biz onları (hurileri) yepyeni bir yaratılışta yarattık.

Diyanet Vakfı: Gerçekten biz hûrileri apayrı biçimde yeni yarattık.

E. Hamdi Yazır: Biz kadınları yeniden inşa ettik (yarattık).

فَجَعَلْنَاهُنَّ أَبْكَارًا (٣٦)

36-) Fece'âlnâhunne ebkârâ.

Diyanet: Onları, bakireler yaptık.

Diyanet Vakfı: Onları, bâkireler kıldık.

E. Hamdi Yazır: Onları bâkireler yaptık.

عُرُبًا أَتْرَابًا (٣٧)

37-) Uruben etrabe.

Diyanet: Hep bir yaşta eşlerini çok seven gösterişli.

Diyanet Vakfı: Eşlerine düşkün ve yaşıt.

E. Hamdi Yazır: Hep yaşıt sevgililer,

لِأَصْحَابِ الْيَمِينِ (٣٨)

38-) Liâshâbilyemin

Diyanet: Ahiret mutluluğuna erenler için.

Diyanet Vakfı: Bütün bunlar sağdakiler içindir.

E. Hamdi Yazır: Sağın adamları içindir.

ثُلَّةٌ مِنَ الْأَوَّلِينَ (٣٩)

39-) Sulletum minel'evvelin.

Diyanet: Bunların birçoğu öncekilerden,

Diyanet Vakfı: Bunların birçoğu önceki ümmetlerdendir.

E. Hamdi Yazır: Bir çoğu öncekilerdendir.

وَثُلَّةٌ مِنَ الْآخِرِينَ (٤٠)

40-) Ve sulletum minelâhirin.

Diyanet: Birçoğu da sonrakilerdendir.

Diyanet Vakfı: Birçoğu da sonrakilerdendir.

E. Hamdi Yazır: Bir çoğu da sonrakilerdendir.

وَأَصْحَابُ الشِّمَالِ مَا أَصْحَابُ الشِّمَالِ (٤١)

41-) Ve âshâbuşşimâli mâ âshâbuşşimâl.

Diyanet: Kötülüğe batanlar ise ne mutsuz kimselerdir!

Diyanet Vakfı: Soldakiler; ne yazık o soldakilere!

E. Hamdi Yazır: Solun adamları, nedir o solcular!

فِي سَمُومٍ وَحَمِيمٍ (٤٢)

42-) Fi semumin ve hamim.

Diyanet: Onlar, iliklere işleyen bir ateş ve bir kaynar su içindedirler.

Diyanet Vakfı: İçlerine işleyen bir ateş ve kaynar su içinde,

E. Hamdi Yazır: İçlerine işleyen bir ateş ve kaynar şu içinde,

وَظِلٍّ مِنْ يَحْمُومٍ (٤٣)

43-) Ve zîllim min yâhmum.

Diyanet: Zifirî bir gölge içinde,

Diyanet Vakfı: Kapkara dumandan bir gölge altındadırlar;

E. Hamdi Yazır: Kapkara dumandan bir gölge altındadırlar.

لَا بَارِدٍ وَلَا كَرِيمٍ (٤٤)

44-) Lâ bâridin ve lâ kerim.

Diyanet: Ne serin ve ne de yararlı olan.

Diyanet Vakfı: Serin ve hoş olmayan.

E. Hamdi Yazır: Ki ne serindir, ne de faydalı.

إِنَّهُمْ كَانُوا قَبْلَ ذَلِكَ مُتْرَفِينَ (٤٥)

45-) İnnehum kânu kâble zâlike mutrafin.

Diyanet: Çünkü onlar, bundan önce (dünyada varlık içinde) sefahata dalmış ve azgın kimselerdi.

Diyanet Vakfı: Çünkü onlar bundan önce varlık içinde sefahete dalmışlardı.

E. Hamdi Yazır: Çünkü onlar bundan önce varlık içinde sefâhete dalmışlardı.

وَكَانُوا يُصِرُّونَ عَلَى الْحِنْثِ الْعَظِيمِ (٤٦)

46-) Ve kânu yusîrrune alelhînsil azim.

Diyanet: Büyük günah üzerinde ısrar ediyorlardı.

Diyanet Vakfı: Büyük günahı işlemekte direnir dururlardı.

E. Hamdi Yazır: Büyük günahı işlemekte ısrar ediyorlardı.

وَكَانُوا يَقُولُونَ أَئِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًا وَعِظَامًا أَإِنَّا لَمَبْعُوثُونَ (٤٧)

47-) Ve kânu yekulune eizâ mitnâ ve kunnâ turaben ve izâmen einne lemeb'usun.

Diyanet: Diyorlardı ki: "Biz öldükten, toprak ve kemik yığını hâline geldikten sonra mı, biz mi bir daha diriltilecekmişiz?"

Diyanet Vakfı: Ve diyorlardı ki: Biz öldükten, toprak ve kemik yığını haline geldikten sonra, biz mi bir daha diriltileceğiz?

E. Hamdi Yazır: Ve diyorlardı ki: "Biz ölüp, toprak ve kemik yığını olduktan sonra, biz mi bir daha diriltileceğiz?"

أَوَآبَاؤُنَا الْأَوَّلُونَ (٤٨)

48-) Eve âbâunelevvelun.

Diyanet: "Evvelki atalarımız da mı?"

Diyanet Vakfı: Önceki atalarımız da mı?

E. Hamdi Yazır: "Önceki atalarımızda mı?"

قُلْ إِنَّ الْأَوَّلِينَ وَالْآخِرِينَ (٤٩)

49-) Kul innelevveline vel âhîrin.

Diyanet: De ki: "Şüphesiz öncekiler ve sonrakiler,"

Diyanet Vakfı: De ki: Hem öncekiler hem de sonrakiler,

E. Hamdi Yazır: De ki: "Öncekiler ve sonrakiler"

لَمَجْمُوعُونَ إِلَى مِيقَاتِ يَوْمٍ مَعْلُومٍ (٥٠)

50-) Lemecmu'une ilâ miykâti yevmim mâ'lum.

Diyanet: "Mutlaka belli bir günün belli bir vaktinde toplanacaklardır."

Diyanet Vakfı: Belli bir günün belli vaktinde mutlaka toplanacaklardır!

E. Hamdi Yazır: "Belli bir günün belli vaktinde mutlaka toplanacaklardır."

ثُمَّ إِنَّكُمْ أَيُّهَا الضَّالُّونَ الْمُكَذِّبُونَ (٥١)

51-) Summe innekum eyyuheddallunelmukezzibun.

Diyanet: Sonra siz ey haktan sapan yalanlayıcılar!

Diyanet Vakfı: Sonra siz ey sapıklar, yalancılar!

E. Hamdi Yazır: Sonra siz, ey sapık yalanlayıcılar!

لَآكِلُونَ مِنْ شَجَرٍ مِنْ زَقُّومٍ (٥٢)

52-) Leâkilune min şecerim min zakkum.

Diyanet: Mutlaka (cehennemde) bir ağaçtan, zakkumdan yiyeceksiniz.

Diyanet Vakfı: Elbette bir ağaçtan, zakkum ağacından yiyeceksiniz.

E. Hamdi Yazır: Elbette bir ağaçtan, zakkum ağacından yiyeceksiniz.

فَمَالِئُونَ مِنْهَا الْبُطُونَ (٥٣)

53-) Femâliune minhelbutun.

Diyanet: Karınlarınızı ondan dolduracaksınız.

Diyanet Vakfı: Karınlarınızı ondan dolduracaksınız.

E. Hamdi Yazır: Karınlarınızı hep onunla dolduracaksınız.

فَشَارِبُونَ عَلَيْهِ مِنَ الْحَمِيمِ (٥٤)

54-) Feşâribune âleyhi minelhâmim.

Diyanet: Üstüne de o kaynar sudan içeceksiniz.

Diyanet Vakfı: Üstüne de kaynar sudan içeceksiniz.

E. Hamdi Yazır: Üstüne de kaynar su içeceksiniz.

فَشَارِبُونَ شُرْبَ الْهِيمِ (٥٥)

55-) Feşâribune şurbelhim.

Diyanet: Kanmak bilmez susamış develerin suya saldırışı gibi içeceksiniz.

Diyanet Vakfı: Susamış develerin suya saldırışı gibi içeceksiniz.

E. Hamdi Yazır: Susuzluk illetine tutulmuş develerin içişi gibi içeceksiniz.

هَذَا نُزُلُهُمْ يَوْمَ الدِّينِ (٥٦)

56-) Hâzâ nuzuluhum yevmeddin.

Diyanet: İşte bu hesap ve ceza gününde onlara ziyafetleridir.

Diyanet Vakfı: İşte ceza gününde onlara sunulacak ziyafet budur!

E. Hamdi Yazır: İşte ceza gününde onlara sunulacak ziyafet budur.

نَحْنُ خَلَقْنَاكُمْ فَلَوْلَا تُصَدِّقُونَ (٥٧)

57-) Nâhnu hâlâknâkum felevlâ tusaddikun.

Diyanet: Sizi biz yarattık. Hâlâ tasdik etmeyecek misiniz?

Diyanet Vakfı: Sizi biz yarattık. Tasdik etmeniz gerekmez mi?

E. Hamdi Yazır: Biz sizi yarattık; tasdik etmeniz gerekmez mi?

أَفَرَأَيْتُمْ مَا تُمْنُونَ (٥٨)

58-) Efereeytum mâ tumnun.

Diyanet: Attığınız o meniye ne dersiniz?!

Diyanet Vakfı: Söyleyin öyleyse, (rahimlere) döktüğünüz meni nedir?

E. Hamdi Yazır: Attığınız meniyi gördünüz mü?

أَأَنْتُمْ تَخْلُقُونَهُ أَمْ نَحْنُ الْخَالِقُونَ (٥٩)

59-) Eentum tahlukunehu em nâhnulhâlikun.

Diyanet: Onu siz mi yaratıyorsunuz, yoksa yaratan biz miyiz?

Diyanet Vakfı: Onu siz mi yaratıyorsunuz yoksa yaratan biz miyiz?

E. Hamdi Yazır: Onu siz mi yaratıyorsunuz yoksa yaratan biz miyiz?

نَحْنُ قَدَّرْنَا بَيْنَكُمُ الْمَوْتَ وَمَا نَحْنُ بِمَسْبُوقِينَ (٦٠)

60-) Nâhnu kaddernâ beynekumulmevte ve mâ nâhnu bimesbukîn.

Diyanet: Aranızda ölümü biz takdir ettik. (Bu konuda) bizim önümüze geçilmez.

Diyanet Vakfı: Aranızda ölümü takdir eden biziz. Ve biz, önüne geçilebileceklerden değiliz.

E. Hamdi Yazır: Aranızda ölümü takdir eden biziz ve bizim önümüze geçilmez.

عَلَى أَنْ نُبَدِّلَ أَمْثَالَكُمْ وَنُنْشِئَكُمْ فِي مَا لَا تَعْلَمُونَ (٦١)

61-) Âlâ en nubeddile emsâlekum ve nunşiekum fi mâ lâ ta'lemun.

Diyanet: Sizin yerinize benzerlerinizi getirmek ve sizi bilemeyeceğiniz bir şekilde yeniden yaratmak üzere.

Diyanet Vakfı: Böylece sizin yerinize benzerlerinizi getirelim ve sizi bilmediğiniz bir âlemde tekrar var edelim diye (ölümü takdir ettik).

E. Hamdi Yazır: Böylece sizin yerinize benzerlerinizi getirelim ve sizi bilmediğiniz bir yaratılışta tekrar var edelim diye (böyle yapıyoruz).

وَلَقَدْ عَلِمْتُمُ النَّشْأَةَ الْأُولَى فَلَوْلَا تَذَكَّرُونَ (٦٢)

62-) Ve lekad âlimtumunneş etel ulâ felevlâ tezekkerun.

Diyanet: Andolsun, birinci yaratılışı(nızı) biliyorsunuz. O hâlde düşünseniz ya!

Diyanet Vakfı: Andolsun, ilk yaratılışı bildiniz. Düşünüp ibret almanız gerekmez mi?

E. Hamdi Yazır: Andolsun, ilk yaratılışı bildiniz. Düşünüp ibret almanız gerekmez mi?

أَفَرَأَيْتُمْ مَا تَحْرُثُونَ (٦٣)

63-) Efereeytum mâ tahrusun.

Diyanet: Ektiğiniz tohuma ne dersiniz?!

Diyanet Vakfı: Şimdi bana, ektiğinizi haber verin.

E. Hamdi Yazır: Ektiğinizi gördünüz mü?

أَأَنْتُمْ تَزْرَعُونَهُ أَمْ نَحْنُ الزَّارِعُونَ (٦٤)

64-) Eeentum tezre'unehu em nâhnuzzâriun.

Diyanet: Onu siz mi bitiriyorsunuz, yoksa bitiren biz miyiz?

Diyanet Vakfı: Onu siz mi bitiriyorsunuz, yoksa bitiren biz miyiz?

E. Hamdi Yazır: Onu siz mi bitiriyorsunuz, yoksa bitiren biz miyiz?

لَوْ نَشَاءُ لَجَعَلْنَاهُ حُطَامًا فَظَلْتُمْ تَفَكَّهُونَ (٦٥)

65-) Lev neşâu lece'âlnâhu hutamen fezaltum tefekkehun.

Diyanet: Dileseydik, onu kuru bir çöp yapardık da şaşkınlık içinde şöyle geveleyip dururdunuz:

Diyanet Vakfı: Dileseydik onu kuru bir çöp yapardık da şaşar kalırdınız.

E. Hamdi Yazır: Dileseydik, onu kuru bir çöp yapardık. Hayret eder dururdunuz.

إِنَّا لَمُغْرَمُونَ (٦٦)

66-) İnnâ lemuğramun.

Diyanet: "Muhakkak biz çok ziyandayız!"

Diyanet Vakfı: "Doğrusu borç altına girdik.

E. Hamdi Yazır: "Doğrusu borç altına girdik."

بَلْ نَحْنُ مَحْرُومُونَ (٦٧)

67-) Bel nâhnu mâhrumun.

Diyanet: "Daha doğrusu büsbütün mahrumuz!"

Diyanet Vakfı: Daha doğrusu, biz yoksul kaldık" (derdiniz).

E. Hamdi Yazır: "Doğrusu, biz yoksul bırakıldık" (derdiniz).

أَفَرَأَيْتُمُ الْمَاءَ الَّذِي تَشْرَبُونَ (٦٨)

68-) Efereeytumulmâellezi teşrabun.

Diyanet: İçtiğiniz suya ne dersiniz?!

Diyanet Vakfı: Ya içtiğiniz suya ne dersiniz?

E. Hamdi Yazır: İçtiğiniz suya baktınız mı?

أَأَنْتُمْ أَنْزَلْتُمُوهُ مِنَ الْمُزْنِ أَمْ نَحْنُ الْمُنْزِلُونَ (٦٩)

69-) Eentum enzeltumuhu minelmuzni em nâhnulmunzilun.

Diyanet: Siz mi onu buluttan indirdiniz, yoksa indiren biz miyiz?

Diyanet Vakfı: Buluttan onu siz mi indirdiniz, yoksa indiren biz miyiz?

E. Hamdi Yazır: Buluttan onu siz mi indirdiniz, yoksa indiren biz miyiz?

لَوْ نَشَاءُ جَعَلْنَاهُ أُجَاجًا فَلَوْلَا تَشْكُرُونَ (٧٠)

70-) Lev neşâ'u ceâlnâhu ucacen felevlâ teşkurun.

Diyanet: Dileseydik onu acı bir su yapardık. O hâlde şükretseydiniz ya!.

Diyanet Vakfı: Dileseydik onu tuzlu yapardık. Şükretmeniz gerekmez mi?

E. Hamdi Yazır: Dileseydik onu tuzlu yapardık. O halde şükretseniz ya!

أَفَرَأَيْتُمُ النَّارَ الَّتِي تُورُونَ (٧١)

71-) Efereeytumunnârelleti turun.

Diyanet: Tutuşturduğunuz ateşe ne dersiniz?!

Diyanet Vakfı: Söyleyin şimdi bana, tutuşturmakta olduğunuz ateşi,

E. Hamdi Yazır: Yaktığınız ateşi gördünüz mü?

أَأَنْتُمْ أَنْشَأْتُمْ شَجَرَتَهَا أَمْ نَحْنُ الْمُنْشِئُونَ (٧٢)

72-) Eentum enşe'tum şeceretehâ em nâhnul munşiun.

Diyanet: Onun ağacını siz mi yarattınız, yoksa yaratan biz miyiz?

Diyanet Vakfı: Onun ağacını siz mi yarattınız, yoksa yaratan biz miyiz?

E. Hamdi Yazır: Onun ağacını siz mi yarattınız, yoksa yaratan biz miyiz?

نَحْنُ جَعَلْنَاهَا تَذْكِرَةً وَمَتَاعًا لِلْمُقْوِينَ (٧٣)

73-) Nâhnu ce'âlnâhâ tezkireten ve metâ'ân lilmukvin.

Diyanet: Biz onu bir ibret ve ıssız yerlerde yaşayanlara bir yarar kaynağı kıldık.

Diyanet Vakfı: Biz onu bir ibret ve çölden gelip geçenlerin istifadesi için yarattık.

E. Hamdi Yazır: Biz onu bir ibret ve çölden gelip geçenlere bir fayda yaptık.

فَسَبِّحْ بِاسْمِ رَبِّكَ الْعَظِيمِ (٧٤)

74-) Fesebbih bismi rabbikel'azim.

Diyanet: O hâlde, O yüce Rabbinin adını tesbih et (yücelt).

Diyanet Vakfı: Öyleyse ulu Rabbinin adını tesbih et.

E. Hamdi Yazır: Öyleyse büyük Rabbinin adını yücelt.

فَلَا أُقْسِمُ بِمَوَاقِعِ النُّجُومِ (٧٥)

75-) Felâ uksimu bimevâkî'innucum.

Diyanet: Yıldızların yerlerine yemin ederim ki,

Diyanet Vakfı: Hayır! Yıldızların yerlerine yemin ederim ki,

E. Hamdi Yazır: Hayır, yıldızların yerlerine yemin ederim.

وَإِنَّهُ لَقَسَمٌ لَوْ تَعْلَمُونَ عَظِيمٌ (٧٦)

76-) Ve innehu lekasemun lev ta'lemune azim.

Diyanet: Eğer bilirseniz, gerçekten bu, büyük bir yemindir.

Diyanet Vakfı: Bilirseniz, gerçekten bu, büyük bir yemindir.

E. Hamdi Yazır: Bilirseniz bu büyük bir yemindir.

إِنَّهُ لَقُرْآنٌ كَرِيمٌ (٧٧)

77-) İnnehu le kur'ânun kerim.

Diyanet: O, elbette değerli bir Kur'an'dır.

Diyanet Vakfı: Şüphesiz bu, değerli bir Kur'an'dır,

E. Hamdi Yazır: O, elbette şerefli bir Kur'ân'dır.

فِي كِتَابٍ مَكْنُونٍ (٧٨)

78-) Fi kitabim meknun.

Diyanet: Korunmuş bir kitaptadır.

Diyanet Vakfı: Korunmuş bir kitaptır.

E. Hamdi Yazır: Korunmuş bir kitaptadır.

لَا يَمَسُّهُ إِلَّا الْمُطَهَّرُونَ (٧٩)

79-) Lâ yemessuhu illelmutahherun.

Diyanet: Ona, ancak tertemiz olanlar dokunabilir.

Diyanet Vakfı: Ona ancak temizlenenler dokunabilir.

E. Hamdi Yazır: Ona temizlenenlerden başkası el süremez.

تَنْزِيلٌ مِنْ رَبِّ الْعَالَمِينَ (٨٠)

80-) Tenzilun min rabbil âlemin.

Diyanet: Âlemlerin Rabb'inden indirilmedir.

Diyanet Vakfı: O, âlemlerin Rabbinden indirilmiştir.

E. Hamdi Yazır: (O), âlemlerin Rabbinden indirilmiştir.

أَفَبِهَذَا الْحَدِيثِ أَنْتُمْ مُدْهِنُونَ (٨١)

81-) Efebihâzelhâdisi entum mudhinun.

Diyanet: Şimdi siz, bu sözü mü küçümsüyorsunuz,

Diyanet Vakfı: Şimdi siz, bu sözü mü küçümsüyorsunuz?

E. Hamdi Yazır: Şimdi siz bu sözü mü küçümsüyorsunuz?

وَتَجْعَلُونَ رِزْقَكُمْ أَنَّكُمْ تُكَذِّبُونَ (٨٢)

82-) Ve tec'âlune rizkakum ennekum tukezzibun.

Diyanet: Ve Allah'ın verdiği rızka O'nu yalanlayarak mı şükrediyorsunuz?

Diyanet Vakfı: Allah'ın verdiği rızka karşı şükrü, onu yalanlamakla mı yerine getiriyorsunuz?

E. Hamdi Yazır: Rızkınızı, yalanlamanızdan ibaret mi kılıyorsunuz?

فَلَوْلَا إِذَا بَلَغَتِ الْحُلْقُومَ (٨٣)

83-) Felevlâ izâ beleğâtilhulkum.

Diyanet: Can boğaza geldiğinde, onu geri döndürsenize!

Diyanet Vakfı: Hele can boğaza dayandığı zaman,

E. Hamdi Yazır: Can boğaza dayandığı zaman

وَأَنْتُمْ حِينَئِذٍ تَنْظُرُونَ (٨٤)

84-) Ve entum hîneizin tenzurun.

Diyanet: Oysa siz o zaman bakıp durursunuz.

Diyanet Vakfı: O vakit siz bakar durursunuz.

E. Hamdi Yazır: Ki o zaman siz (ölmek üzere olana) bakar durursunuz.

وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْكُمْ وَلَكِنْ لَا تُبْصِرُونَ (٨٥)

85-) Ve nâhnu akrabu ileyhi minkum ve lâkin lâ tubsîrun.

Diyanet: Biz ise ona sizden daha yakınız. Fakat siz göremezsiniz.

Diyanet Vakfı: (O anda) biz ona sizden daha yakınız, ama göremezsiniz.

E. Hamdi Yazır: Biz ona sizden daha yakınız, fakat siz görmezsiniz.

فَلَوْلَا إِنْ كُنْتُمْ غَيْرَ مَدِينِينَ (٨٦)

86-) Felevlâ in kuntum ğâyre medinin.

Diyanet: Eğer hesaba çekilmeyecekseniz,

Diyanet Vakfı: Madem ki ceza görmeyecekmişsiniz,

E. Hamdi Yazır: Eğer cezalandırılmayacak iseniz,

تَرْجِعُونَهَا إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ (٨٧)

87-) Terci'uneha in kuntum sadikîn.

Diyanet: Ve doğru söyleyenler iseniz, onu geri döndürsenize!

Diyanet Vakfı: Onu (canı) geri çevirsenize, şayet iddianızda doğru iseniz!

E. Hamdi Yazır: Onu geri çevirsenize; şayet iddianızda doğru iseniz.

فَأَمَّا إِنْ كَانَ مِنَ الْمُقَرَّبِينَ (٨٨)

88-) Feemmâ in kâne minelmukarrabin.

Diyanet: Fakat (ölen kişi) Allah'a yakın kılınmışlardan ise,

Diyanet Vakfı: Fakat (ölen kişi Allah'a) yakın olanlardan ise,

E. Hamdi Yazır: Fakat ölen kişiye gelince, eğer o rahmete yaklaştırılanlardan ise,

فَرَوْحٌ وَرَيْحَانٌ وَجَنَّتُ نَعِيمٍ (٨٩)

89-) Feravhun ve reyhânun ve cennetu nâ'im.

Diyanet: Ona rahatlık, güzel rızık ve Naîm cenneti vardır.

Diyanet Vakfı: Ona rahatlık, güzel rızık ve Naîm cenneti vardır.

E. Hamdi Yazır: Ona rahatlık, güzel rızık ve Naîm cenneti vardır.

وَأَمَّا إِنْ كَانَ مِنْ أَصْحَابِ الْيَمِينِ (٩٠)

90-) Ve emmâ in kâne min âshâbilyemin.

Diyanet: Eğer Ahiret mutluluğuna ermiş kişilerden ise,

Diyanet Vakfı: Eğer o sağdakilerden ise,

E. Hamdi Yazır: Eğer O, sağın adamlarından ise,

فَسَلَامٌ لَكَ مِنْ أَصْحَابِ الْيَمِينِ (٩١)

91-) Feselâmun leke min âshâbilyemin.

Diyanet: Kendisine, "Selâm sana Ahiret mutluluğuna ermişlerden!" denir.

Diyanet Vakfı: "Ey sağdaki! Sana selam olsun!"

E. Hamdi Yazır: "(Ey sağcı), sana sağcılardan selam!"

وَأَمَّا إِنْ كَانَ مِنَ الْمُكَذِّبِينَ الضَّالِّينَ (٩٢)

92-) Ve emmâ in kâne minelmukezzibineddallin.

Diyanet: Ama haktan sapan yalancılardan ise,

Diyanet Vakfı: Ama yalanlayıcı sapıklardan ise,

E. Hamdi Yazır: Ama yalanlayıcı sapıklardan ise;

فَنُزُلٌ مِنْ حَمِيمٍ (٩٣)

93-) Fenuzulum min hamim.

Diyanet: İşte ona da kaynar sudan bir ziyafet vardır.

Diyanet Vakfı: İşte ona da kaynar sudan bir ziyafet vardır!

E. Hamdi Yazır: İşte ona da kaynar sudan bir ziyafet vardır.

وَتَصْلِيَةُ جَحِيمٍ (٩٤)

94-) Ve tasliyetu cahîm.

Diyanet: Bir de cehenneme atılma vardır.

Diyanet Vakfı: Ve (onun sonu) cehenneme atılmaktır.

E. Hamdi Yazır: Ve cehenneme atılma vardır.

إِنَّ هَذَا لَهُوَ حَقُّ الْيَقِينِ (٩٥)

95-) İnne hâzâ lehuve hâkkulyâkîn.

Diyanet: Şüphesiz bu, kesin gerçektir.

Diyanet Vakfı: Şüphesiz ki bu, kesin gerçektir.

E. Hamdi Yazır: Kesin gerçek budur işte.

فَسَبِّحْ بِاسْمِ رَبِّكَ الْعَظِيمِ (٩٦)

96-) Fesebbih bismi rabbikel azîm.

Diyanet: Öyleyse yüce Rabbinin adını tesbih et.

Diyanet Vakfı: Öyleyse ulu Rabbinin adını tenzih ile an.

E. Hamdi Yazır: Öyle ise Rabbini o büyük ismiyle tesbih et.

Diğer Sitelerimiz



Arapça Latin harf Arapça okumada zorluk çekenlere kolaylık olması açısından konulmuştur. En kısa zamanda ses dosyaları da eklenecektir.

İletişim