ÖNEMLİDİR - LÜTFEN OKUYUNUZ
Selamlar ben Ferdi Korkmaz, Allah'ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun. Herkesin Arapça öğrenmesi mümkün olmadığından çoğunlukla sureler Türkçe yazılıştan ezberlenmektedir. Bu da bir çok yanlış okumaya sebep olmaktadır. Surelerin Türkçe yazılışlarını Türkçeye en yakın olabilecek şekilde çevirmeye çalıştım. Lütfen her harf nasıl yazıldıysa yazıldığı gibi okumaya özen gösteriniz. Türkçe yazılıştan okurken ses ile takip ederek okumaya çalışırsanız daha doğru şekilde öğrenmiş olursunuz.
Bu videoyu hazırlarken çok fazla ayrıntıya dikkat ederek hazırladım. Bu videoyu lütfen paylaşın. Eşiniz ve çocuğunuza izletin yanlışları var ise düzeltmesine vesile olmuş olun. Mutlaka herkesin yanlış okuduğu bir yer vardır. Kendinizi bu video sayesinde test etmiş olun.
Tekrardan Allah'ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun. Teşekkürler...

Şuara Suresi Elmalılı Hamdi Yazır Meali (Şu'arâ Sûresî)

طسم. (١)

1-) Tâ, Sîn, Mîm.

تِلْكَ آيَاتُ الْكِتَابِ الْمُبِينِ. (٢)

2-) Bunlar sana apaçık kitabın âyetleridir.

لَعَلَّكَ بَاخِعٌ نَفْسَكَ أَلَّا يَكُونُوا مُؤْمِنِينَ. (٣)

3-) (Resulüm!) Onlar iman etmiyorlar diye adeta kendine kıyacaksın!

إِنْ نَشَأْ نُنَزِّلْ عَلَيْهِمْ مِنَ السَّمَاءِ آيَةً فَظَلَّتْ أَعْنَاقُهُمْ لَهَا خَاضِعِينَ. (٤)

4-) Biz dilersek onların üzerlerine gökten bir âyet (mucize) indiririz de, ona boyunları eğilekalır.

وَمَا يَأْتِيهِمْ مِنْ ذِكْرٍ مِنَ الرَّحْمَنِ مُحْدَثٍ إِلَّا كَانُوا عَنْهُ مُعْرِضِينَ. (٥)

5-) Bununla beraber kendilerine O Rahmân'dan yeni bir öğüt gelmeyedursun, ille ondan yüz çevirirler.

فَقَدْ كَذَّبُوا فَسَيَأْتِيهِمْ أَنْبَاءُ مَا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُونَ. (٦)

6-) Üstelik (ona) "yalandır" dediler; fakat onlara alay edip durdukları şeyin haberleri yakında gelecektir.

أَوَلَمْ يَرَوْا إِلَى الْأَرْضِ كَمْ أَنْبَتْنَا فِيهَا مِنْ كُلِّ زَوْجٍ كَرِيمٍ. (٧)

7-) Yeryüzüne bir bakmadılar mı? Biz orada her güzel çiftten nice bitkiler yetiştirmişiz.

إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَةً وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنِينَ. (٨)

8-) Şüphesiz ki bunda mutlak bir âyet (nişane) vardır; ama onların çoğu iman etmezler.

وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ. (٩)

9-) Ve şüphe yok ki Rabbin, galip ve engin merhamet sahibidir.

وَإِذْ نَادَى رَبُّكَ مُوسَى أَنِ ائْتِ الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ. (١٠)

10-) Bir vakit de Rabbin, Musa'ya nida edip "Git o zalim kavme" dedi.

قَوْمَ فِرْعَوْنَ أَلَا يَتَّقُونَ. (١١)

11-) "Firavun kavmine, hâlâ sakınmayacaklar mı?"

قَالَ رَبِّ إِنِّي أَخَافُ أَنْ يُكَذِّبُونِ. (١٢)

12-) (Musa) şöyle seslendi: "Ya Rab! Doğrusu ben korkarım ki beni yalancı sayarlar."

وَيَضِيقُ صَدْرِي وَلَا يَنْطَلِقُ لِسَانِي فَأَرْسِلْ إِلَى هَارُونَ. (١٣)

13-) "Ve göğsüm daralır, dilim dönmez, onun için Harun'a da elçilik ver."

وَلَهُمْ عَلَيَّ ذَنْبٌ فَأَخَافُ أَنْ يَقْتُلُونِ. (١٤)

14-) "Hem onların bana isnad ettikleri bir suç var. Ondan dolayı korkarım ki, hemen beni öldürürler."

قَالَ كَلَّا فَاذْهَبَا بِآيَاتِنَا إِنَّا مَعَكُمْ مُسْتَمِعُونَ. (١٥)

15-) (Allah): "Hayır hayır" buyurdu, "haydi ikiniz âyetlerimizle (mucizelerimizle) gidin. Şüphesiz ki, biz sizinle beraberiz. (Onları) işitiyoruz."

فَأْتِيَا فِرْعَوْنَ فَقُولَا إِنَّا رَسُولُ رَبِّ الْعَالَمِينَ. (١٦)

16-) "Haydin Firavun'a gidin de deyin ki: İnan biz, âlemlerin Rabbinin elçisiyiz.

أَنْ أَرْسِلْ مَعَنَا بَنِي إِسْرَائِيلَ. (١٧)

17-) İsrail oğullarını bizimle beraber gönder."

قَالَ أَلَمْ نُرَبِّكَ فِينَا وَلِيدًا وَلَبِثْتَ فِينَا مِنْ عُمُرِكَ سِنِينَ. (١٨)

18-) "Â, dedi, biz seni çocukken himayemize alıp büyütmedik mi? Hayatının bir çok yıllarını aramızda geçirmedin mi?"

وَفَعَلْتَ فَعْلَتَكَ الَّتِي فَعَلْتَ وَأَنْتَ مِنَ الْكَافِرِينَ. (١٩)

19-) "Sonunda o yaptığın (kötü) işi de yaptın. Sen nankörün birisin!"

قَالَ فَعَلْتُهَا إِذًا وَأَنَا مِنَ الضَّالِّينَ. (٢٠)

20-) Musa, "Ben, dedi, o işi o anda yaptım ki şaşkınlardandım."

فَفَرَرْتُ مِنْكُمْ لَمَّا خِفْتُكُمْ فَوَهَبَ لِي رَبِّي حُكْمًا وَجَعَلَنِي مِنَ الْمُرْسَلِينَ. (٢١)

21-) "Sizden korkunca da hemen aranızdan kaçtım. Sonra Rabbim bana hikmet bahşetti ve beni peygamberlerden kıldı."

وَتِلْكَ نِعْمَةٌ تَمُنُّهَا عَلَيَّ أَنْ عَبَّدْتَ بَنِي إِسْرَائِيلَ. (٢٢)

22-) "O başıma kaktığın nimet de (aslında) İsrail oğullarını kendine köle edinmiş olmandır. "

قَالَ فِرْعَوْنُ وَمَا رَبُّ الْعَالَمِينَ. (٢٣)

23-) Firavun şöyle dedi: "Âlemlerin Rabbi dediğin nedir ki?"

قَالَ رَبُّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا إِنْ كُنْتُمْ مُوقِنِينَ. (٢٤)

24-) Musa cevap olarak: "Eğer işin gerçeğini düşünüp anlayan kişiler olsanız (itiraf edersiniz ki) O, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin Rabbi'dir."

قَالَ لِمَنْ حَوْلَهُ أَلَا تَسْتَمِعُونَ. (٢٥)

25-) (Firavun) etrafında bulunanlara: "İşitmiyor musunuz?" dedi.

قَالَ رَبُّكُمْ وَرَبُّ آبَائِكُمُ الْأَوَّلِينَ. (٢٦)

26-) Musa dedi ki: "O sizin de Rabbiniz, daha önce ki atalarınızın da Rabbidir."

قَالَ إِنَّ رَسُولَكُمُ الَّذِي أُرْسِلَ إِلَيْكُمْ لَمَجْنُونٌ. (٢٧)

27-) (Firavun): "Size gönderilen bu elçiniz mutlaka delidir" dedi.

قَالَ رَبُّ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ وَمَا بَيْنَهُمَا إِنْ كُنْتُمْ تَعْقِلُونَ. (٢٨)

28-) Musa devamla şöyle söyledi: "Şayet aklınızı kullansanız (anlarsınız ki), O, doğunun, batının ve ikisinin arasında bulunanların Rabbidir."

قَالَ لَئِنِ اتَّخَذْتَ إِلَهًا غَيْرِي لَأَجْعَلَنَّكَ مِنَ الْمَسْجُونِينَ. (٢٩)

29-) Firavun: "Benden başkasını ilâh tutarsan, andolsun ki seni zindana kapatılmışlardan ederim" dedi.

قَالَ أَوَلَوْ جِئْتُكَ بِشَيْءٍ مُبِينٍ. (٣٠)

30-) Musa sordu: "Sana apaçık bir şey getirmiş olsam da mı?"

قَالَ فَأْتِ بِهِ إِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِقِينَ. (٣١)

31-) Firavun: "Haydi getir onu bakayım, doğrulardan isen" dedi.

فَأَلْقَى عَصَاهُ فَإِذَا هِيَ ثُعْبَانٌ مُبِينٌ. (٣٢)

32-) Bunun üzerine Musa asâsını bırakıverdi; apaçık bir ejderha oluverdi.

وَنَزَعَ يَدَهُ فَإِذَا هِيَ بَيْضَاءُ لِلنَّاظِرِينَ. (٣٣)

33-) Elini de (koynundan) çekti çıkardı; bakanlara bembeyaz (görünen, nur saçan bir şey) oluverdi.

قَالَ لِلْمَلَإِ حَوْلَهُ إِنَّ هَذَا لَسَاحِرٌ عَلِيمٌ. (٣٤)

34-) Firavun çevresinde bulunan ileri gelenlere: "Bu dedi, herhalde çok bilgili bir sihirbaz!"

يُرِيدُ أَنْ يُخْرِجَكُمْ مِنْ أَرْضِكُمْ بِسِحْرِهِ فَمَاذَا تَأْمُرُونَ. (٣٥)

35-) "Sizi sihriyle yurdunuzdan çıkarmak istiyor. Şimdi ne buyurursunuz?"

قَالُوا أَرْجِهْ وَأَخَاهُ وَابْعَثْ فِي الْمَدَائِنِ حَاشِرِينَ. (٣٦)

36-) Dediler ki: "Bunu ve kardeşini eğle, şehirlere de toplayıcılar gönder."

يَأْتُوكَ بِكُلِّ سَحَّارٍ عَلِيمٍ. (٣٧)

37-) "Bütün bilgiç sihirbazları sana getirsinler."

فَجُمِعَ السَّحَرَةُ لِمِيقَاتِ يَوْمٍ مَعْلُومٍ. (٣٨)

38-) Böylece, sihirbazlar belli bir günün tayin edilen vaktinde bir araya getirildi.

وَقِيلَ لِلنَّاسِ هَلْ أَنْتُمْ مُجْتَمِعُونَ. (٣٩)

39-) Halka, "Siz de toplanıyor musunuz? (Haydi çabuk olun)" denildi.

لَعَلَّنَا نَتَّبِعُ السَّحَرَةَ إِنْ كَانُوا هُمُ الْغَالِبِينَ. (٤٠)

40-) "Üstün gelirlerse herhalde sihirbazlara uyarız" dediler.

فَلَمَّا جَاءَ السَّحَرَةُ قَالُوا لِفِرْعَوْنَ أَئِنَّ لَنَا لَأَجْرًا إِنْ كُنَّا نَحْنُ الْغَالِبِينَ. (٤١)

41-) Sihirbazlar geldiklerinde Firavun'a "Şayet biz üstün gelirsek, muhakkak bize bir ücret vardır, değil mi?" dediler.

قَالَ نَعَمْ وَإِنَّكُمْ إِذًا لَمِنَ الْمُقَرَّبِينَ. (٤٢)

42-) Firavun cevaben: "Evet, o takdirde hiç şüphe etmeyin, gözde kimselerden olacaksınız" dedi.

قَالَ لَهُمْ مُوسَى أَلْقُوا مَا أَنْتُمْ مُلْقُونَ. (٤٣)

43-) Musa onlara "Atın, ne atacaksanız" dedi.

فَأَلْقَوْا حِبَالَهُمْ وَعِصِيَّهُمْ وَقَالُوا بِعِزَّةِ فِرْعَوْنَ إِنَّا لَنَحْنُ الْغَالِبُونَ. (٤٤)

44-) Bunun üzerine iplerini ve değneklerini attılar ve "Firavun'un kudreti hakkı için şüphesiz elbette bizler galip geleceğiz" dediler.

فَأَلْقَى مُوسَى عَصَاهُ فَإِذَا هِيَ تَلْقَفُ مَا يَأْفِكُونَ. (٤٥)

45-) Ardından Musa asâsını attı; bir de ne görsünler, onların uydurduklarını yutuyor!

فَأُلْقِيَ السَّحَرَةُ سَاجِدِينَ. (٤٦)

46-) Sihirbazlar derhal secdeye kapandılar.

قَالُوا آمَنَّا بِرَبِّ الْعَالَمِينَ. (٤٧)

47-) "İman ettik, dediler, Âlemlerin Rabbine "

رَبِّ مُوسَى وَهَارُونَ. (٤٨)

48-) "Musa ve Harun'un Rabbine!"

قَالَ آمَنْتُمْ لَهُ قَبْلَ أَنْ آذَنَ لَكُمْ إِنَّهُ لَكَبِيرُكُمُ الَّذِي عَلَّمَكُمُ السِّحْرَ فَلَسَوْفَ تَعْلَمُونَ لَأُقَطِّعَنَّ أَيْدِيَكُمْ وَأَرْجُلَكُمْ مِنْ خِلَافٍ وَلَأُصَلِّبَنَّكُمْ أَجْمَعِينَ. (٤٩)

49-) Firavun (kızgınlık içinde) dedi ki: "Ben size izin vermeden O'na iman ettiniz ha! Anlaşıldı ki o size sihri öğreten büyüğünüzmüş! Ama şimdi bileceksiniz: Andolsun, ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama ke stireceğim, hepinizi çarmıha gerdireceğim!"

قَالُوا لَا ضَيْرَ إِنَّا إِلَى رَبِّنَا مُنْقَلِبُونَ. (٥٠)

50-) "Zararı yok dediler nasıl olsa biz Rabbimize döneceğiz."

إِنَّا نَطْمَعُ أَنْ يَغْفِرَ لَنَا رَبُّنَا خَطَايَانَا أَنْ كُنَّا أَوَّلَ الْمُؤْمِنِينَ. (٥١)

51-) "Herhalde biz müminlerin evveli olduğumuzdan dolayı, Rabbimizin bize mağfiret buyuracağını ümit ederiz"

وَأَوْحَيْنَا إِلَى مُوسَى أَنْ أَسْرِ بِعِبَادِي إِنَّكُمْ مُتَّبَعُونَ. (٥٢)

52-) Biz, Musa'ya: "Kullarımı geceleyin yola çıkar, çünkü takip edileceksiniz" diye vahyettik.

فَأَرْسَلَ فِرْعَوْنُ فِي الْمَدَائِنِ حَاشِرِينَ. (٥٣)

53-) Firavun da şehirlere (asker) toplayıcılar gönderdi:

إِنَّ هَؤُلَاءِ لَشِرْذِمَةٌ قَلِيلُونَ. (٥٤)

54-) "Esasen bunlar, sayıları azar azar, bölük pörçük bir cemaattır."

وَإِنَّهُمْ لَنَا لَغَائِظُونَ. (٥٥)

55-) "(Böyle iken) hakkımızda çok gayz (öfke) besliyorlar. "

وَإِنَّا لَجَمِيعٌ حَاذِرُونَ. (٥٦)

56-) "Biz ise, elbette uyanık (ve tekvücut) bir cemaatız." (diyor ve dedirtiyordu.)

فَأَخْرَجْنَاهُمْ مِنْ جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ. (٥٧)

57-) Ama (sonunda) biz, onları (Firavun ve kavmini) bahçelerden, pınarlardan,

وَكُنُوزٍ وَمَقَامٍ كَرِيمٍ. (٥٨)

58-) Hazinelerden ve şerefli makamlardan çıkardık.

كَذَلِكَ وَأَوْرَثْنَاهَا بَنِي إِسْرَائِيلَ. (٥٩)

59-) Ve onlara İsrail oğullarını mirasçı yaptık.

فَأَتْبَعُوهُمْ مُشْرِقِينَ. (٦٠)

60-) Derken (Firavun ve adamları) güneş doğmuştu ki, onların ardına düştüler.

فَلَمَّا تَرَاءَى الْجَمْعَانِ قَالَ أَصْحَابُ مُوسَى إِنَّا لَمُدْرَكُونَ. (٦١)

61-) İki topluluk birbirini görünce, Musa'nın adamları "Eyvah, yakalandık! dediler.

قَالَ كَلَّا إِنَّ مَعِيَ رَبِّي سَيَهْدِينِ. (٦٢)

62-) Musa: "Hayır, aslâ! dedi, Rabbim şüphesiz benimledir, bana yolunu gösterecektir."

فَأَوْحَيْنَا إِلَى مُوسَى أَنِ اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْبَحْرَ فَانْفَلَقَ فَكَانَ كُلُّ فِرْقٍ كَالطَّوْدِ الْعَظِيمِ. (٦٣)

63-) Bunun üzerine Musa'ya "Vur asân ile denize" diye vahyettik; vurunca bir infilak etti, her bölük koca bir dağ gibi oluverdi,

وَأَزْلَفْنَا ثَمَّ الْآخَرِينَ. (٦٤)

64-) Ötekilerini de buraya yanaştırıvermiştik.

وَأَنْجَيْنَا مُوسَى وَمَنْ مَعَهُ أَجْمَعِينَ. (٦٥)

65-) Musa ve beraberindekilerin hepsini kurtardık,

ثُمَّ أَغْرَقْنَا الْآخَرِينَ. (٦٦)

66-) Sonra da ötekileri suda boğduk.

إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَةً وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنِينَ. (٦٧)

67-) Şüphesiz bunda bir âyet (ibret) vardır; ama çokları iman etmiş değillerdir.

وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ. (٦٨)

68-) Ve şüphesiz, işte o Rabbin, mutlak galip ve engin merhamet sahibidir.

وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَأَ إِبْرَاهِيمَ. (٦٩)

69-) (Resulüm!) onlara İbrahim'in kıssasını da naklet.

إِذْ قَالَ لِأَبِيهِ وَقَوْمِهِ مَا تَعْبُدُونَ. (٧٠)

70-) Hani o, babasına ve kavmine, "Neye tapıyorsunuz?" demişti.

قَالُوا نَعْبُدُ أَصْنَامًا فَنَظَلُّ لَهَا عَاكِفِينَ. (٧١)

71-) "Birtakım putlara taparız da onlar sayesinde toplanırız" dediler.

قَالَ هَلْ يَسْمَعُونَكُمْ إِذْ تَدْعُونَ. (٧٢)

72-) İbrahim "Peki, dedi, yalvardığınızda onlar sizi işitiyorlar mı?"

أَوْ يَنْفَعُونَكُمْ أَوْ يَضُرُّونَ. (٧٣)

73-) "Veya size fayda veya zararları olur mu?"

قَالُوا بَلْ وَجَدْنَا آبَاءَنَا كَذَلِكَ يَفْعَلُونَ. (٧٤)

74-) "Yok, dediler, ama biz babalarımızı böyle yapar bulduk."

قَالَ أَفَرَأَيْتُمْ مَا كُنْتُمْ تَعْبُدُونَ. (٧٥)

75-) İbrahim dedi ki: "İyi ama neye taptığınızı (biraz olsun) düşündünüz mü?"

أَنْتُمْ وَآبَاؤُكُمُ الْأَقْدَمُونَ. (٧٦)

76-) "İster sizin, ister önceki atalarınızın"

فَإِنَّهُمْ عَدُوٌّ لِي إِلَّا رَبَّ الْعَالَمِينَ. (٧٧)

77-) "Hep onlar benim düşmanımdır; ancak âlemlerin Rabbi (benim dostumdur)"

الَّذِي خَلَقَنِي فَهُوَ يَهْدِينِ. (٧٨)

78-) "O ki, beni yaratan ve bana doğru yolu gösterendir,"

وَالَّذِي هُوَ يُطْعِمُنِي وَيَسْقِينِ. (٧٩)

79-) "Beni yediren, içirendir,"

وَإِذَا مَرِضْتُ فَهُوَ يَشْفِينِ. (٨٠)

80-) "Hastalandığım zaman bana O, şifâ verir."

وَالَّذِي يُمِيتُنِي ثُمَّ يُحْيِينِ. (٨١)

81-) "O ki, benim canımı alacak, sonra diriltecektir. "

وَالَّذِي أَطْمَعُ أَنْ يَغْفِرَ لِي خَطِيئَتِي يَوْمَ الدِّينِ. (٨٢)

82-) "Ve hesap günü, hatamı bağışlayacağını umduğumdur."

رَبِّ هَبْ لِي حُكْمًا وَأَلْحِقْنِي بِالصَّالِحِينَ. (٨٣)

83-) "Ya Rab! Bana hikmet (hüküm) ver ve beni iyiler (zümresin)e kat."

وَاجْعَلْ لِي لِسَانَ صِدْقٍ فِي الْآخِرِينَ. (٨٤)

84-) "Sonra gelecekler içinde beni doğrulukla anılanlardan eyle!"

وَاجْعَلْنِي مِنْ وَرَثَةِ جَنَّةِ النَّعِيمِ. (٨٥)

85-) "Ve beni naîm (nimeti bol) cennetin varislerinden eyle!"

وَاغْفِرْ لِأَبِي إِنَّهُ كَانَ مِنَ الضَّالِّينَ. (٨٦)

86-) "Babamı da bağışla, çünkü o yanlış gidenlerdendir. "

وَلَا تُخْزِنِي يَوْمَ يُبْعَثُونَ. (٨٧)

87-) "(İnsanların) diriltilecekleri gün, beni mahcub etme."

يَوْمَ لَا يَنْفَعُ مَالٌ وَلَا بَنُونَ. (٨٨)

88-) "O gün ki ne mal fayda verir ne oğullar!"

إِلَّا مَنْ أَتَى اللَّهَ بِقَلْبٍ سَلِيمٍ. (٨٩)

89-) "Ancak Allah'a temiz bir kalple gelenler o günde (kurtuluşa erer)."

وَأُزْلِفَتِ الْجَنَّةُ لِلْمُتَّقِينَ. (٩٠)

90-) (O gün) Cennet müttakilere yaklaştırılmıştır.

وَبُرِّزَتِ الْجَحِيمُ لِلْغَاوِينَ. (٩١)

91-) Azgınlar için de cehennem hortlatılmıştır.

وَقِيلَ لَهُمْ أَيْنَ مَا كُنْتُمْ تَعْبُدُونَ. (٩٢)

92-) Onlara, Allah'ı bırakıp da taptıklarınız, hani nerede? denilir.

مِنْ دُونِ اللَّهِ هَلْ يَنْصُرُونَكُمْ أَوْ يَنْتَصِرُونَ. (٩٣)

93-) Size yardım edebiliyorlar mı veya kendilerini kurtarabiliyorlar mı?

فَكُبْكِبُوا فِيهَا هُمْ وَالْغَاوُونَ. (٩٤)

94-) Ve arkasından hep onlar (putlar ve azgınlar) o cehennemin içine fırlatılmaktadırlar.

وَجُنُودُ إِبْلِيسَ أَجْمَعُونَ. (٩٥)

95-) Ve bütün o İblis orduları

قَالُوا وَهُمْ فِيهَا يَخْتَصِمُونَ. (٩٦)

96-) Onun içinde birbirleriyle çekişirlerken dediler ki:

تَاللَّهِ إِنْ كُنَّا لَفِي ضَلَالٍ مُبِينٍ. (٩٧)

97-) "Vallahi biz, gerçekten apaçık bir sapıklık içindeymişiz."

إِذْ نُسَوِّيكُمْ بِرَبِّ الْعَالَمِينَ. (٩٨)

98-) "Çünkü biz sizi, âlemlerin Rabbi ile bir seviyede tutuyorduk."

وَمَا أَضَلَّنَا إِلَّا الْمُجْرِمُونَ. (٩٩)

99-) "Ve bizi hep o günahkarlar saptırdı."

فَمَا لَنَا مِنْ شَافِعِينَ. (١٠٠)

100-) "Bak bizim için ne şefaatçiler var,"

وَلَا صَدِيقٍ حَمِيمٍ. (١٠١)

101-) "Ne de yakın bir dost."

فَلَوْ أَنَّ لَنَا كَرَّةً فَنَكُونَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ. (١٠٢)

102-) "Ah keşke (dünyaya) bir kere daha dönebilsek de, müminlerden olabilseydik."

إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَةً وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنِينَ. (١٠٣)

103-) Şüphesiz bunda bir âyet (alınacak bir ders) vardır; oysa çokları iman etmiş değillerdir.

وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ. (١٠٤)

104-) Ve şüphesiz Rabbin, işte O, mutlak galip ve engin merhamet sahibidir.

كَذَّبَتْ قَوْمُ نُوحٍ الْمُرْسَلِينَ. (١٠٥)

105-) Nuh kavmi de peygamberleri yalancılıkla itham etti.

إِذْ قَالَ لَهُمْ أَخُوهُمْ نُوحٌ أَلَا تَتَّقُونَ. (١٠٦)

106-) Hani kardeşleri Nuh onlara şöyle demişti: "Siz Allah'tan korkmaz mısınız?"

إِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌ. (١٠٧)

107-) "Haberiniz olsun ki ben, size gönderilmiş güvenilir bir Peygamberim.

فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ. (١٠٨)

108-) "Gelin artık, Allah'tan korkun ve bana itaat edin."

وَمَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَى رَبِّ الْعَالَمِينَ. (١٠٩)

109-) "Buna karşılık ben sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim mükafaatımı verecek olan ancak, âlemlerin Rabbidir."

فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ. (١١٠)

110-) "Gelin, artık, Allah'tan korkun ve bana itaat edin."

قَالُوا أَنُؤْمِنُ لَكَ وَاتَّبَعَكَ الْأَرْذَلُونَ. (١١١)

111-) "Â, dediler, senin ardına hep düşük kimseler düşmüşken, biz sana hiç inanır mıyız?"

قَالَ وَمَا عِلْمِي بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ. (١١٢)

112-) Nuh dedi ki: "Onların yaptıkları hakkında bir bilgim yoktur."

إِنْ حِسَابُهُمْ إِلَّا عَلَى رَبِّي لَوْ تَشْعُرُونَ. (١١٣)

113-) "Onların hesabı ancak Rabbime aittir. Düşünsenize!"

وَمَا أَنَا بِطَارِدِ الْمُؤْمِنِينَ. (١١٤)

114-) "Hem ben iman edenleri kovmaya memur değilim."

إِنْ أَنَا إِلَّا نَذِيرٌ مُبِينٌ. (١١٥)

115-) "Ben ancak apaçık bir uyarıcıyım."

قَالُوا لَئِنْ لَمْ تَنْتَهِ يَا نُوحُ لَتَكُونَنَّ مِنَ الْمَرْجُومِينَ. (١١٦)

116-) Dediler ki: "Ey Nuh! Eğer vazgeçmezsen, iyi bil ki, taşa tutulanlardan olacaksın!"

قَالَ رَبِّ إِنَّ قَوْمِي كَذَّبُونِ. (١١٧)

117-) Nuh: "Rabbim! dedi, kavmim beni yalancılıkla itham etti."

فَافْتَحْ بَيْنِي وَبَيْنَهُمْ فَتْحًا وَنَجِّنِي وَمَنْ مَعِيَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ. (١١٨)

118-) "Artık benimle onların arasında sen hükmünü ver. Beni ve beraberimdeki müminleri kurtar."

فَأَنْجَيْنَاهُ وَمَنْ مَعَهُ فِي الْفُلْكِ الْمَشْحُونِ. (١١٩)

119-) Bunun üzerine biz de onu ve beraberindekileri, o dolu gemide taşıyarak kurtardık.

ثُمَّ أَغْرَقْنَا بَعْدُ الْبَاقِينَ. (١٢٠)

120-) Sonra da arkasında kalanları suda boğduk.

إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَةً وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنِينَ. (١٢١)

121-) Şüphesiz bunda mutlak bir âyet (alınacak ders) vardır; ama çokları iman etmiş değillerdir.

وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ. (١٢٢)

122-) Ve şüphesiz Rabbin, işte O, mutlak galip ve engin merhamet sahibidir.

كَذَّبَتْ عَادٌ الْمُرْسَلِينَ. (١٢٣)

123-) Âd (kavmi) de peygamberleri yalancılıkla itham etti.

إِذْ قَالَ لَهُمْ أَخُوهُمْ هُودٌ أَلَا تَتَّقُونَ. (١٢٤)

124-) Hani kardeşleri Hûd onlara şöyle demişti: "Siz Allah'tan korkmaz mısınız?"

إِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌ. (١٢٥)

125-) "Haberiniz olsun ki ben, size gönderilmiş, güvenilir bir Peygamberim."

فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ. (١٢٦)

126-) "Gelin artık Allah'tan korkun ve bana itaat edin."

وَمَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَى رَبِّ الْعَالَمِينَ. (١٢٧)

127-) "Buna karşılık ben sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim mükafatımı verecek olan ancak âlemlerin Rabbidir. "

أَتَبْنُونَ بِكُلِّ رِيعٍ آيَةً تَعْبَثُونَ. (١٢٨)

128-) "Siz her tepeye bir alâmet bina edip eğlenir durur musunuz?"

وَتَتَّخِذُونَ مَصَانِعَ لَعَلَّكُمْ تَخْلُدُونَ. (١٢٩)

129-) "Temelli kalacağınızı umarak sağlam yapılar mı edinirsiniz?"

وَإِذَا بَطَشْتُمْ بَطَشْتُمْ جَبَّارِينَ. (١٣٠)

130-) "Hem tuttuğunuz zaman merhametsiz zorbalar gibi tutuyorsunuz."

فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ. (١٣١)

131-) "Artık Allah'tan korkun ve bana itaat edin."

وَاتَّقُوا الَّذِي أَمَدَّكُمْ بِمَا تَعْلَمُونَ. (١٣٢)

132-) "O Allah'tan korkun ki, size o bildiğiniz şeyleri vermekte,"

أَمَدَّكُمْ بِأَنْعَامٍ وَبَنِينَ. (١٣٣)

133-) "Davarlar, oğullar,"

وَجَنَّاتٍ وَعُيُونٍ. (١٣٤)

134-) "Cennet gibi bağlar, bahçeler, pınarlar ihsan etmektedir."

إِنِّي أَخَافُ عَلَيْكُمْ عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ. (١٣٥)

135-) "Cidden ben sizin hakkınızda büyük bir günün azabından korkuyorum."

قَالُوا سَوَاءٌ عَلَيْنَا أَوَعَظْتَ أَمْ لَمْ تَكُنْ مِنَ الْوَاعِظِينَ. (١٣٦)

136-) "Dediler ki: "Sen ha vaaz etmişsin, ha vaaz edenlerden olmamışsın, bizce birdir."

إِنْ هَذَا إِلَّا خُلُقُ الْأَوَّلِينَ. (١٣٧)

137-) "Bu sırf eskilerin âdetidir."

وَمَا نَحْنُ بِمُعَذَّبِينَ. (١٣٨)

138-) "Biz azaba uğratılacak da değiliz."

فَكَذَّبُوهُ فَأَهْلَكْنَاهُمْ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَةً وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنِينَ. (١٣٩)

139-) Böylece onu yalancı saydılar; biz de kendilerini helak ettik. Şüphesiz bunda mutlak bir âyet (alınacak bir ders) vardır, ama çokları iman etmiş değillerdir.

وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ. (١٤٠)

140-) Ve şüphesiz Rabbin, işte O, mutlak galip ve engin merhamet sahibidir.

كَذَّبَتْ ثَمُودُ الْمُرْسَلِينَ. (١٤١)

141-) Semûd (kavmi) de peygamberleri yalancılıkla itham etti.

إِذْ قَالَ لَهُمْ أَخُوهُمْ صَالِحٌ أَلَا تَتَّقُونَ. (١٤٢)

142-) Hani kardeşleri Salih onlara şöyle demişti: "Siz Allah'tan korkmaz mısınız?"

إِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌ. (١٤٣)

143-) "Haberiniz olsun ki ben size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim."

فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ. (١٤٤)

144-) "Gelin artık, Allah'tan korkun ve bana itaat edin."

وَمَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَى رَبِّ الْعَالَمِينَ. (١٤٥)

145-) "Buna karşılık ben sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim mükafatımı verecek olan ancak âlemlerin Rabbidir."

أَتُتْرَكُونَ فِي مَا هَاهُنَا آمِنِينَ. (١٤٦)

146-) "Siz burada güven içinde bırakılacak mısınız?"

فِي جَنَّاتٍ وَعُيُونٍ. (١٤٧)

147-) "Bahçelerin, pınarların içinde,"

وَزُرُوعٍ وَنَخْلٍ طَلْعُهَا هَضِيمٌ. (١٤٨)

148-) "Ekinlerin, salkımları sarkmış hurmalar arasında,"

وَتَنْحِتُونَ مِنَ الْجِبَالِ بُيُوتًا فَارِهِينَ. (١٤٩)

149-) Ki bir de dağlardan keyifli keyifli kâşâneler oyuyorsunuz."

فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ. (١٥٠)

150-) "Gelin! Allah'tan korkun da bana itaat edin."

وَلَا تُطِيعُوا أَمْرَ الْمُسْرِفِينَ. (١٥١)

151-) "Bozguncuların emrine uymayın."

الَّذِينَ يُفْسِدُونَ فِي الْأَرْضِ وَلَا يُصْلِحُونَ. (١٥٢)

152-) "Yeryüzünde bozgunculuk yapıp dirlik düzenlik vermeyen."

قَالُوا إِنَّمَا أَنْتَ مِنَ الْمُسَحَّرِينَ. (١٥٣)

153-) "Sen dediler, olsa olsa iyice büyülenmiş birisin!"

مَا أَنْتَ إِلَّا بَشَرٌ مِثْلُنَا فَأْتِ بِآيَةٍ إِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِقِينَ. (١٥٤)

154-) "Sen de ancak bizim gibi bir beşersin. Eğer doğru söyleyenlerden isen, haydi bize bir âyet (mucize) getir."

قَالَ هَذِهِ نَاقَةٌ لَهَا شِرْبٌ وَلَكُمْ شِرْبُ يَوْمٍ مَعْلُومٍ. (١٥٥)

155-) Salih "İşte (mucize) bu dişi devedir; su içme hakkı (bir gün) onundur, belli bir günün içme hakkı da sizin" dedi.

وَلَا تَمَسُّوهَا بِسُوءٍ فَيَأْخُذَكُمْ عَذَابُ يَوْمٍ عَظِيمٍ. (١٥٦)

156-) "Sakın ona bir kötülükle ilişmeyin, yoksa sizi büyük bir günün azabı yakalayıverir."

فَعَقَرُوهَا فَأَصْبَحُوا نَادِمِينَ. (١٥٧)

157-) Derken onu kestiler; fakat pişman da oldular.

فَأَخَذَهُمُ الْعَذَابُ إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَةً وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنِينَ. (١٥٨)

158-) Çünkü kendilerini azap yakalayıverdi. Şüphesiz bunda bir âyet (alınacak bir ders) vardır, ama çokları iman etmiş değillerdir.

وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ. (١٥٩)

159-) Ve şüphesiz Rabbin, işte O mutlak galip ve engin merhamet sahibidir.

كَذَّبَتْ قَوْمُ لُوطٍ الْمُرْسَلِينَ. (١٦٠)

160-) Lût (kavmi) de peygamberleri yalancılıkla itham etti.

إِذْ قَالَ لَهُمْ أَخُوهُمْ لُوطٌ أَلَا تَتَّقُونَ. (١٦١)

161-) Hani kardeşleri Lût onlara şöyle demişti: "Siz Allah'tan kormaz mısınız?"

إِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌ. (١٦٢)

162-) "Haberiniz olsun ki, ben size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim."

فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ. (١٦٣)

163-) "Gelin artık, Allah'tan korkun ve bana itaat edin."

وَمَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَى رَبِّ الْعَالَمِينَ. (١٦٤)

164-) "Buna karşılık ben sizden bir ücret istemiyorum. Benim mükafatımı verecek olan ancak âlemlerin Rabbidir."

أَتَأْتُونَ الذُّكْرَانَ مِنَ الْعَالَمِينَ. (١٦٥)

165-) "İnsanlar içinden erkeklere mi gidiyorsunuz?"

وَتَذَرُونَ مَا خَلَقَ لَكُمْ رَبُّكُمْ مِنْ أَزْوَاجِكُمْ بَلْ أَنْتُمْ قَوْمٌ عَادُونَ. (١٦٦)

166-) "Bırakıyorsunuz da sizler için yarattığı eşleri! Doğrusu siz insanlıktan çıkmış bir kavimsiniz!"

قَالُوا لَئِنْ لَمْ تَنْتَهِ يَا لُوطُ لَتَكُونَنَّ مِنَ الْمُخْرَجِينَ. (١٦٧)

167-) Onlar şöyle dediler: "Ey Lût! (Bu davadan) vazgeçmezsen, iyi bilki, sürülenlerden olacaksın."

قَالَ إِنِّي لِعَمَلِكُمْ مِنَ الْقَالِينَ. (١٦٨)

168-) Lût "Doğrusu ben, dedi, sizin bu işinize buğzedenlerdenim."

رَبِّ نَجِّنِي وَأَهْلِي مِمَّا يَعْمَلُونَ. (١٦٩)

169-) "Yâ Rabbi! Beni ve ailemi onların yapageldiklerin(in vebalin)den kurtar."

فَنَجَّيْنَاهُ وَأَهْلَهُ أَجْمَعِينَ. (١٧٠)

170-) Biz de onu ve ailesinin tamamını kurtardık,

إِلَّا عَجُوزًا فِي الْغَابِرِينَ. (١٧١)

171-) Ancak (geride) bir yaşlı kadın kaldı.

ثُمَّ دَمَّرْنَا الْآخَرِينَ. (١٧٢)

172-) Sonra geridekilerin hepsini helak ettik.

وَأَمْطَرْنَا عَلَيْهِمْ مَطَرًا فَسَاءَ مَطَرُ الْمُنْذَرِينَ. (١٧٣)

173-) Ve üzerlerine öyle bir yağmur yağdırdık ki, (uyarılanların) o yağmuru ne kötü bir yağmurdu!

إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَةً وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنِينَ. (١٧٤)

174-) Şüphesiz bunda bir âyet (alınacak bir ders) vardır. Ama çokları iman etmiş değillerdir.

وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ. (١٧٥)

175-) Ve şüphesiz Rabbin, işte O mutlak galip ve engin merhamet sahibidir.

كَذَّبَ أَصْحَابُ الْأَيْكَةِ الْمُرْسَلِينَ. (١٧٦)

176-) Eyke halkı da peygamberleri yalancılıkla itham etti.

إِذْ قَالَ لَهُمْ شُعَيْبٌ أَلَا تَتَّقُونَ. (١٧٧)

177-) Hani Şuayb onlara şöyle demişti: "Siz Allah'tan korkmaz mısınız?"

إِنِّي لَكُمْ رَسُولٌ أَمِينٌ. (١٧٨)

178-) "Haberiniz olsun ki ben size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim."

فَاتَّقُوا اللَّهَ وَأَطِيعُونِ. (١٧٩)

179-) "Gelin, Allah'tan korkun ve bana itaat edin."

وَمَا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَى رَبِّ الْعَالَمِينَ. (١٨٠)

180-) "Buna karşılık ben sizden bir ücret istemiyorum. Benim mükafatımı verecek olan yalnız âlemlerin Rabbidir."

أَوْفُوا الْكَيْلَ وَلَا تَكُونُوا مِنَ الْمُخْسِرِينَ. (١٨١)

181-) "Ölçeği tam ölçün de hak yiyenlerden olmayın."

وَزِنُوا بِالْقِسْطَاسِ الْمُسْتَقِيمِ. (١٨٢)

182-) "Ve doğru terazi ile tartın."

وَلَا تَبْخَسُوا النَّاسَ أَشْيَاءَهُمْ وَلَا تَعْثَوْا فِي الْأَرْضِ مُفْسِدِينَ. (١٨٣)

183-) "Halkın eşyalarını değerinden düşürmeyin. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın."

وَاتَّقُوا الَّذِي خَلَقَكُمْ وَالْجِبِلَّةَ الْأَوَّلِينَ. (١٨٤)

184-) "O sizi ve sizden önceki nesilleri yaratan Allah'tan korkun."

قَالُوا إِنَّمَا أَنْتَ مِنَ الْمُسَحَّرِينَ. (١٨٥)

185-) Onlar şöyle dediler: "Sen, olsa olsa iyice büyülenmiş birisin."

وَمَا أَنْتَ إِلَّا بَشَرٌ مِثْلُنَا وَإِنْ نَظُنُّكَ لَمِنَ الْكَاذِبِينَ. (١٨٦)

186-) "Sen de bizim gibi bir beşerden başka nesin? Bil ki, biz seni ancak yalancılardan biri sayıyoruz."

فَأَسْقِطْ عَلَيْنَا كِسَفًا مِنَ السَّمَاءِ إِنْ كُنْتَ مِنَ الصَّادِقِينَ. (١٨٧)

187-) "Şayet doğru sözlülerden isen, üstümüze gökten bir parça düşürüver."

قَالَ رَبِّي أَعْلَمُ بِمَا تَعْمَلُونَ. (١٨٨)

188-) Şuayb, "Rabbim, yaptıklarınızı en iyi bilendir" dedi.

فَكَذَّبُوهُ فَأَخَذَهُمْ عَذَابُ يَوْمِ الظُّلَّةِ إِنَّهُ كَانَ عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ. (١٨٩)

189-) Hülasa, onu yalancı saydılar da kendilerini o gölge gününün azabı yakalayıverdi. O cidden büyük bir günün azabı idi!

إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَةً وَمَا كَانَ أَكْثَرُهُمْ مُؤْمِنِينَ. (١٩٠)

190-) Şüphesiz bunda bir âyet (alınacak bir ders) vardır. Ama çokları iman etmiş değillerdir.

وَإِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ. (١٩١)

191-) Ve şüphesiz Rabbin, işte O, mutlak galip ve engin merhamet sahibidir.

وَإِنَّهُ لَتَنْزِيلُ رَبِّ الْعَالَمِينَ. (١٩٢)

192-) Ve muhakkak ki bu (Kur'ân) âlemlerin Rabbinin indirmesidir.

نَزَلَ بِهِ الرُّوحُ الْأَمِينُ. (١٩٣)

193-) (Resulüm!) Onu Rûhu'l-emin (Cebrail) indirdi;

عَلَى قَلْبِكَ لِتَكُونَ مِنَ الْمُنْذِرِينَ. (١٩٤)

194-) Uyarıcılardan olasın diye senin kalbin üzerine;

بِلِسَانٍ عَرَبِيٍّ مُبِينٍ. (١٩٥)

195-) Açık parlak bir Arapça lisan ile.

وَإِنَّهُ لَفِي زُبُرِ الْأَوَّلِينَ. (١٩٦)

196-) O, şüphesiz daha öncekilerin kitaplarında da vardı.

أَوَلَمْ يَكُنْ لَهُمْ آيَةً أَنْ يَعْلَمَهُ عُلَمَاءُ بَنِي إِسْرَائِيلَ. (١٩٧)

197-) İsrailoğulları bilginlerinin onu bilmesi, onlar için bir âyet (delil) değil midir?

وَلَوْ نَزَّلْنَاهُ عَلَى بَعْضِ الْأَعْجَمِينَ. (١٩٨)

198-) Biz onu Arapça bilmeyenlerden birine indirseydik de

فَقَرَأَهُ عَلَيْهِمْ مَا كَانُوا بِهِ مُؤْمِنِينَ. (١٩٩)

199-) Bunu o okusaydı, yine de ona iman etmezlerdi.

كَذَلِكَ سَلَكْنَاهُ فِي قُلُوبِ الْمُجْرِمِينَ. (٢٠٠)

200-) Böylece onu günahkarların kalplerine soktuk.

لَا يُؤْمِنُونَ بِهِ حَتَّى يَرَوُا الْعَذَابَ الْأَلِيمَ. (٢٠١)

201-) (Okuyup anladılar, ama yine de) acıklı azabı görünceye kadar ona iman etmezler.

فَيَأْتِيَهُمْ بَغْتَةً وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ. (٢٠٢)

202-) İşte bu (azab) onlara, kendileri farkında olmadan, ansızın geliverecektir.

فَيَقُولُوا هَلْ نَحْنُ مُنْظَرُونَ. (٢٠٣)

203-) O zaman "Bize (iman etmemiz için) mühlet verilir mi acaba?...diyeceklerdir.

أَفَبِعَذَابِنَا يَسْتَعْجِلُونَ. (٢٠٤)

204-) (Oysa dünyada iken) Onlar bizim azabımızı çarçabuk istiyorlardı.

أَفَرَأَيْتَ إِنْ مَتَّعْنَاهُمْ سِنِينَ. (٢٠٥)

205-) Gördün ya artık onlara senelerce zevk ettirsek,

ثُمَّ جَاءَهُمْ مَا كَانُوا يُوعَدُونَ. (٢٠٦)

206-) Sonra kendilerine vaad edilen (azab) gelip çatarsa,

مَا أَغْنَى عَنْهُمْ مَا كَانُوا يُمَتَّعُونَ. (٢٠٧)

207-) O yaşadıkları zevkin kendilerine hiçbir faydası olmayacaktır.

وَمَا أَهْلَكْنَا مِنْ قَرْيَةٍ إِلَّا لَهَا مُنْذِرُونَ. (٢٠٨)

208-) Bununla birlikte, biz hangi memleketi helak ettikse muhakkak onu uyarıcı (peygamberleri) olmuştur.

ذِكْرَى وَمَا كُنَّا ظَالِمِينَ. (٢٠٩)

209-) (Onlar) ihtar edilmiştir ve biz zulmetmiş değiliz.

وَمَا تَنَزَّلَتْ بِهِ الشَّيَاطِينُ. (٢١٠)

210-) Onu (Kur'ân'ı) şeytanlar indirmedi.

وَمَا يَنْبَغِي لَهُمْ وَمَا يَسْتَطِيعُونَ. (٢١١)

211-) Bu onlara hem yaraşmaz hem güçleri yetmez.

إِنَّهُمْ عَنِ السَّمْعِ لَمَعْزُولُونَ. (٢١٢)

212-) Şüphesiz onlar vahyi işitmekten uzak tutulmuşlardır.

فَلَا تَدْعُ مَعَ اللَّهِ إِلَهًا آخَرَ فَتَكُونَ مِنَ الْمُعَذَّبِينَ. (٢١٣)

213-) O halde sakın Allah ile beraber başka tanrıya kulluk edip yalvarma, yoksa azaba uğratılanlardan olursun.

وَأَنْذِرْ عَشِيرَتَكَ الْأَقْرَبِينَ. (٢١٤)

214-) (Önce) en yakın hısımlarını uyar.

وَاخْفِضْ جَنَاحَكَ لِمَنِ اتَّبَعَكَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ. (٢١٥)

215-) Ve sana uyan müminlere kanadını indir.

فَإِنْ عَصَوْكَ فَقُلْ إِنِّي بَرِيءٌ مِمَّا تَعْمَلُونَ. (٢١٦)

216-) Şayet sana karşı gelirlerse, de ki: "Ben sizin yaptıklarınızdan muhakkak uzağım."

وَتَوَكَّلْ عَلَى الْعَزِيزِ الرَّحِيمِ. (٢١٧)

217-) Sen O, mutlak galip ve engin merhamet sahibine güvenip dayan.

الَّذِي يَرَاكَ حِينَ تَقُومُ. (٢١٨)

218-) O ki, (gece namaza) kalktığın zaman seni görüyor.

وَتَقَلُّبَكَ فِي السَّاجِدِينَ. (٢١٩)

219-) Ve secde edenler arasında dolaşmanı da (görüyor.)

إِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ. (٢٢٠)

220-) Çünkü her şeyi işiten, her şeyi bilen O'dur.

هَلْ أُنَبِّئُكُمْ عَلَى مَنْ تَنَزَّلُ الشَّيَاطِينُ. (٢٢١)

221-) Şeytanların kime ineceğini size haber vereyim mi?

تَنَزَّلُ عَلَى كُلِّ أَفَّاكٍ أَثِيمٍ. (٢٢٢)

222-) Onlar, günaha, iftiraya düşkün olan herkesin üzerine inerler.

يُلْقُونَ السَّمْعَ وَأَكْثَرُهُمْ كَاذِبُونَ. (٢٢٣)

223-) Onlar, (şeytanlara) kulak verirler ve onların çoğu yalancıdır.

وَالشُّعَرَاءُ يَتَّبِعُهُمُ الْغَاوُونَ. (٢٢٤)

224-) Şairler(e gelince), onlara da sapıklar uyar.

أَلَمْ تَرَ أَنَّهُمْ فِي كُلِّ وَادٍ يَهِيمُونَ. (٢٢٥)

225-) Onların her vadide şaşkın şaşkın dolaştıklarını

وَأَنَّهُمْ يَقُولُونَ مَا لَا يَفْعَلُونَ. (٢٢٦)

226-) Ve gerçekte yapmadıkları şeyleri söylediklerini görmedin mi?

إِلَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَذَكَرُوا اللَّهَ كَثِيرًا وَانْتَصَرُوا مِنْ بَعْدِ مَا ظُلِمُوا وَسَيَعْلَمُ الَّذِينَ ظَلَمُوا أَيَّ مُنْقَلَبٍ يَنْقَلِبُونَ. (٢٢٧)

227-) Ancak iman edip iyi ameller işleyenler, Allah'ı çok çok ananlar ve haksızlığa uğratıldıklarında kendilerini savunanlar müstesna; haksızlık edenler, hangi dönüşe (hangi akibete) döndürüleceklerini yakında bileceklerdir.

Diğer Sitelerimiz



Arapça Latin harf Arapça okumada zorluk çekenlere kolaylık olması açısından konulmuştur. En kısa zamanda ses dosyaları da eklenecektir.

İletişim