Saffat Suresi Elmalılı Hamdi Yazır Meali (Sâffât Sûresî)

وَالصَّافَّاتِ صَفًّا. (١)

1-) Andolsun o saf bağlayıp duranlara.

فَالزَّاجِرَاتِ زَجْرًا. (٢)

2-) O haykırıp da sürenlere.

فَالتَّالِيَاتِ ذِكْرًا. (٣)

3-) Ve o yolda zikir okuyanlara.

إِنَّ إِلَهَكُمْ لَوَاحِدٌ. (٤)

4-) Ki sizin ilâhınız birdir.

رَبُّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا وَرَبُّ الْمَشَارِقِ. (٥)

5-) O, göklerin, yerin ve aralarındakilerin Rabbidir, bütün doğuların da Rabbidir.

إِنَّا زَيَّنَّا السَّمَاءَ الدُّنْيَا بِزِينَةٍ الْكَوَاكِبِ. (٦)

6-) Gerçekten biz dünya göğünü (o yakın göğü) bir zinetle, yıldızlarla süsledik.

وَحِفْظًا مِنْ كُلِّ شَيْطَانٍ مَارِدٍ. (٧)

7-) Onu her inatçı şeytandan koruduk.

لَا يَسَّمَّعُونَ إِلَى الْمَلَإِ الْأَعْلَى وَيُقْذَفُونَ مِنْ كُلِّ جَانِبٍ. (٨)

8-) Onlar yüksek (melekler) topluluğunu dinleyemezler. Her taraftan kovulup atılırlar.

دُحُورًا وَلَهُمْ عَذَابٌ وَاصِبٌ. (٩)

9-) Uzaklaştırılırlar. Onlara ardı arkası kesilmez bir azab vardır.

إِلَّا مَنْ خَطِفَ الْخَطْفَةَ فَأَتْبَعَهُ شِهَابٌ ثَاقِبٌ. (١٠)

10-) Ancak kulak hırsızlığı yapanlar olur. Onu da yakıcı bir alev takip eder.

فَاسْتَفْتِهِمْ أَهُمْ أَشَدُّ خَلْقًا أَمْ مَنْ خَلَقْنَا إِنَّا خَلَقْنَاهُمْ مِنْ طِينٍ لَازِبٍ. (١١)

11-) Şimdi onlara sor: "Yaradılışça kendileri mi daha çetin, yoksa bizim yarattıklarımız mı?" Gerçekten biz onları cıvık bir çamurdan yarattık.

بَلْ عَجِبْتَ وَيَسْخَرُونَ. (١٢)

12-) Fakat sen onlara şaşıyorsun, ama onlar (seninle) eğleniyorlar.

وَإِذَا ذُكِّرُوا لَا يَذْكُرُونَ. (١٣)

13-) Kendilerine hatırlatıldığında da düşünmüyorlar.

وَإِذَا رَأَوْا آيَةً يَسْتَسْخِرُونَ. (١٤)

14-) Bir mucize gördükleri zaman da eğlenceye alıyorlar.

وَقَالُوا إِنْ هَذَا إِلَّا سِحْرٌ مُبِينٌ. (١٥)

15-) Ve diyorlar ki: "Bu apaçık büyüden başka bir şey değildir."

أَإِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًا وَعِظَامًا أَإِنَّا لَمَبْعُوثُونَ. (١٦)

16-) "Öldüğümüz ve bir toprakla bir yığın kemik olduğumuz zaman mı biz tekrar dirilecekmişiz?"

أَوَآبَاؤُنَا الْأَوَّلُونَ. (١٧)

17-) "Önceki atalarımız da mı?.."

قُلْ نَعَمْ وَأَنْتُمْ دَاخِرُونَ. (١٨)

18-) De ki: "Evet, hem de sizler çok aşağılanmış olarak (dirileceksiniz)."

فَإِنَّمَا هِيَ زَجْرَةٌ وَاحِدَةٌ فَإِذَا هُمْ يَنْظُرُونَ. (١٩)

19-) Çünkü O (sura üfürmek) zorlu bir kumandadan ibarettir ki, derhal onların gözleri açılıverir.

وَقَالُوا يَا وَيْلَنَا هَذَا يَوْمُ الدِّينِ. (٢٠)

20-) "Eyvah bizlere! İşte bu hesap günüdür." derler.

هَذَا يَوْمُ الْفَصْلِ الَّذِي كُنْتُمْ بِهِ تُكَذِّبُونَ. (٢١)

21-) (Onlara): "İşte bu, sizin yalanlamakta olduğunuz (iyi ve kötüyü) ayırt etme günüdür" denir.

احْشُرُوا الَّذِينَ ظَلَمُوا وَأَزْوَاجَهُمْ وَمَا كَانُوا يَعْبُدُونَ. (٢٢)

22-) Toplayın mahşere o zulmedenleri, eşlerini ve Allah'tan başka taptıkları şeyleri.

مِنْ دُونِ اللَّهِ فَاهْدُوهُمْ إِلَى صِرَاطِ الْجَحِيمِ. (٢٣)

23-) Toplayın da götürün onları sırata (cehennem köprüsüne) doğru.

وَقِفُوهُمْ إِنَّهُمْ مَسْئُولُونَ. (٢٤)

24-) Ve durdurun onları, çünkü sorguya çekilecekler.

مَا لَكُمْ لَا تَنَاصَرُونَ. (٢٥)

25-) (Onlara): "Ne oldu sizlere de yardımlaşmıyorsunuz?" (denilir.)

بَلْ هُمُ الْيَوْمَ مُسْتَسْلِمُونَ. (٢٦)

26-) Hayır, bugün onlar teslim olmuşlardır.

وَأَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلَى بَعْضٍ يَتَسَاءَلُونَ. (٢٧)

27-) Onlar, birbirine dönmüş soruşuyorlar.

قَالُوا إِنَّكُمْ كُنْتُمْ تَأْتُونَنَا عَنِ الْيَمِينِ. (٢٨)

28-) Onlar: "Siz bize (uğurlu görünerek) sağdan gelir dururdunuz" derler.

قَالُوا بَلْ لَمْ تَكُونُوا مُؤْمِنِينَ. (٢٩)

29-) (İleri gelenler de) derler ki: "Hayır, siz inanmamıştınız."

وَمَا كَانَ لَنَا عَلَيْكُمْ مِنْ سُلْطَانٍ بَلْ كُنْتُمْ قَوْمًا طَاغِينَ. (٣٠)

30-) "Bizim de size karşı bir gücümüz yoktu. Fakat siz azmış bir kavimdiniz."

فَحَقَّ عَلَيْنَا قَوْلُ رَبِّنَا إِنَّا لَذَائِقُونَ. (٣١)

31-) "Onun için üzerimize Rabbimizin azab sözü hak oldu. Şüphesiz azabımızı tadacağız."

فَأَغْوَيْنَاكُمْ إِنَّا كُنَّا غَاوِينَ. (٣٢)

32-) "Evet biz, sizi kışkırttık. Çünkü biz azgındık."

فَإِنَّهُمْ يَوْمَئِذٍ فِي الْعَذَابِ مُشْتَرِكُونَ. (٣٣)

33-) O halde hepsi o gün azabda ortaktırlar.

إِنَّا كَذَلِكَ نَفْعَلُ بِالْمُجْرِمِينَ. (٣٤)

34-) İşte biz günahkarlara böyle yaparız.

إِنَّهُمْ كَانُوا إِذَا قِيلَ لَهُمْ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ يَسْتَكْبِرُونَ. (٣٥)

35-) Çünkü onlar, kendilerine: "Allah'tan başka ilâh yoktur" denildiği zaman kafa tutuyorlardı.

وَيَقُولُونَ أَئِنَّا لَتَارِكُو آلِهَتِنَا لِشَاعِرٍ مَجْنُونٍ. (٣٦)

36-) Ve: "Biz, hiçbir mecnun (deli) şair için ilâhlarımızı bırakır mıyız?" diyorlardı.

بَلْ جَاءَ بِالْحَقِّ وَصَدَّقَ الْمُرْسَلِينَ. (٣٧)

37-) Hayır o, hak ile geldi ve bütün peygamberleri tasdik etti.

إِنَّكُمْ لَذَائِقُو الْعَذَابِ الْأَلِيمِ. (٣٨)

38-) Elbette siz o acı azabı tadacaksınız.

وَمَا تُجْزَوْنَ إِلَّا مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ. (٣٩)

39-) Bununla beraber başka değil, hep yaptığınız amellerinizle cezalandırılacaksınız.

إِلَّا عِبَادَ اللَّهِ الْمُخْلَصِينَ. (٤٠)

40-) Sadece Allah'ın ihlaslı kulları müstesnadır.

أُولَئِكَ لَهُمْ رِزْقٌ مَعْلُومٌ. (٤١)

41-) İşte onlar için belli bir rızık vardır.

فَوَاكِهُ وَهُمْ مُكْرَمُونَ. (٤٢)

42-) Meyveler (vardır), onlara hep ikram edilir.

فِي جَنَّاتِ النَّعِيمِ. (٤٣)

43-) Naîm cennetlerinde.

عَلَى سُرُرٍ مُتَقَابِلِينَ. (٤٤)

44-) (Onlar) Karşılıklı tahtlar üzerindedirler.

يُطَافُ عَلَيْهِمْ بِكَأْسٍ مِنْ مَعِينٍ. (٤٥)

45-) Pınardan doldurulmuş bembeyaz bir kadehle onların etrafında dolaşılır.

بَيْضَاءَ لَذَّةٍ لِلشَّارِبِينَ. (٤٦)

46-) İçenlere lezzet veren.

لَا فِيهَا غَوْلٌ وَلَا هُمْ عَنْهَا يُنْزَفُونَ. (٤٧)

47-) Onda ne bir zararlı sonuç vardır, ne de sarhoşluk verir.

وَعِنْدَهُمْ قَاصِرَاتُ الطَّرْفِ عِينٌ. (٤٨)

48-) Yanlarında iri gözlü, bakışlarını kocalarından başkalarına çevirmeyen hanımlar vardır.

كَأَنَّهُنَّ بَيْضٌ مَكْنُونٌ. (٤٩)

49-) Sanki onlar örtülüp saklanmış yumurta gibidirler.

فَأَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلَى بَعْضٍ يَتَسَاءَلُونَ. (٥٠)

50-) Derken birbirine dönüp sorarlar:

قَالَ قَائِلٌ مِنْهُمْ إِنِّي كَانَ لِي قَرِينٌ. (٥١)

51-) İçlerinden bir sözcü der ki: "Gerçekten benim bir arkadaşım vardı."

يَقُولُ أَإِنَّكَ لَمِنَ الْمُصَدِّقِينَ. (٥٢)

52-) Derdi ki: "Sen gerçekten inananlardan mısın?"

أَإِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًا وَعِظَامًا أَإِنَّا لَمَدِينُونَ. (٥٣)

53-) "Öldüğümüz ve bir toprakla bir yığın kemik olduğumuz zaman biz hakikaten cezalanacak mıyız?"

قَالَ هَلْ أَنْتُمْ مُطَّلِعُونَ. (٥٤)

54-) "Siz onu tanır mısınız?" der.

فَاطَّلَعَ فَرَآهُ فِي سَوَاءِ الْجَحِيمِ. (٥٥)

55-) Derken bakınır ve onu cehennemin ta ortasında görür.

قَالَ تَاللَّهِ إِنْ كِدْتَ لَتُرْدِينِ. (٥٦)

56-) Ona şöyle der: "Allah'a yemin ederim ki, doğrusu sen az daha beni helak edecektin."

وَلَوْلَا نِعْمَةُ رَبِّي لَكُنْتُ مِنَ الْمُحْضَرِينَ. (٥٧)

57-) "Rabbimin nimeti olmasaydı, ben de bu tutuklananlardan olacaktım."

أَفَمَا نَحْنُ بِمَيِّتِينَ. (٥٨)

58-) "Nasılmış bak. Biz ilk ölümümüzden başka bir daha ölmeyecek miymişiz?

إِلَّا مَوْتَتَنَا الْأُولَى وَمَا نَحْنُ بِمُعَذَّبِينَ. (٥٩)

59-) Biz azaba uğratılmayacak mıymışız?

إِنَّ هَذَا لَهُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ. (٦٠)

60-) İşte bu büyük kurtuluştur.

لِمِثْلِ هَذَا فَلْيَعْمَلِ الْعَامِلُونَ. (٦١)

61-) Çalışanlar işte böyle bir kurtuluş için çalışsınlar.

أَذَلِكَ خَيْرٌ نُزُلًا أَمْ شَجَرَةُ الزَّقُّومِ. (٦٢)

62-) Nasıl, bu mu daha hayırlı konukluk için, yoksa zakkum ağacı mı?

إِنَّا جَعَلْنَاهَا فِتْنَةً لِلظَّالِمِينَ. (٦٣)

63-) Gerçekten biz onu zalimler için bir fitne (imtihan) yaptık.

إِنَّهَا شَجَرَةٌ تَخْرُجُ فِي أَصْلِ الْجَحِيمِ. (٦٤)

64-) O bir ağaçtır ki cehennemin dibinde çıkar.

طَلْعُهَا كَأَنَّهُ رُءُوسُ الشَّيَاطِينِ. (٦٥)

65-) Tomurcukları şeytanların başları gibidir.

فَإِنَّهُمْ لَآكِلُونَ مِنْهَا فَمَالِئُونَ مِنْهَا الْبُطُونَ. (٦٦)

66-) Mutlaka onlar, ondan yiyecekler de karınlarını bundan dolduracaklardır.

ثُمَّ إِنَّ لَهُمْ عَلَيْهَا لَشَوْبًا مِنْ حَمِيمٍ. (٦٧)

67-) Sonra üzerine onlar için kaynar bir içecek vardır.

ثُمَّ إِنَّ مَرْجِعَهُمْ لَإِلَى الْجَحِيمِ. (٦٨)

68-) Sonra da dönecekleri yer, şüphesiz cehennemdir.

إِنَّهُمْ أَلْفَوْا آبَاءَهُمْ ضَالِّينَ. (٦٩)

69-) Çünkü onlar, atalarını sapıklıkta buldular.

فَهُمْ عَلَى آثَارِهِمْ يُهْرَعُونَ. (٧٠)

70-) Şimdi de kendileri onların izlerinde koşturuyorlar.

وَلَقَدْ ضَلَّ قَبْلَهُمْ أَكْثَرُ الْأَوَّلِينَ. (٧١)

71-) Andolsun ki, onlardan öncekilerin çoğu sapıklıkta idiler.

وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا فِيهِمْ مُنْذِرِينَ. (٧٢)

72-) Gerçekten biz onlara içlerinden uyarıcı peygamberler de gönderdik.

فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُنْذَرِينَ. (٧٣)

73-) Sonra da bak o uyarılanların sonu nasıl oldu?

إِلَّا عِبَادَ اللَّهِ الْمُخْلَصِينَ. (٧٤)

74-) Ancak Allah'ın ihlas ile seçilen kulları başka.

وَلَقَدْ نَادَانَا نُوحٌ فَلَنِعْمَ الْمُجِيبُونَ. (٧٥)

75-) Andolsun ki Nuh bize seslenip dua etmişti de biz de ne güzel kabul etmiştik.

وَنَجَّيْنَاهُ وَأَهْلَهُ مِنَ الْكَرْبِ الْعَظِيمِ. (٧٦)

76-) Biz hem onu, hem ailesini o büyük sıkıntıdan kurtardık.

وَجَعَلْنَا ذُرِّيَّتَهُ هُمُ الْبَاقِينَ. (٧٧)

77-) Hem onun neslini bâki kalanlar kıldık.

وَتَرَكْنَا عَلَيْهِ فِي الْآخِرِينَ. (٧٨)

78-) Hem de sonradan gelenler içinde güzel bir namını bıraktık.

سَلَامٌ عَلَى نُوحٍ فِي الْعَالَمِينَ. (٧٩)

79-) Bütün âlemler içinde Nuh'a selam olsun.

إِنَّا كَذَلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ. (٨٠)

80-) İşte biz iyilik yapanları böyle mükafatlandırırız.

إِنَّهُ مِنْ عِبَادِنَا الْمُؤْمِنِينَ. (٨١)

81-) Çünkü o bizim mümin kullarımızdandı.

ثُمَّ أَغْرَقْنَا الْآخَرِينَ. (٨٢)

82-) Sonra diğerlerini suda boğduk.

وَإِنَّ مِنْ شِيعَتِهِ لَإِبْرَاهِيمَ. (٨٣)

83-) Şüphesiz ki İbrahim de onun kolundandı.

إِذْ جَاءَ رَبَّهُ بِقَلْبٍ سَلِيمٍ. (٨٤)

84-) Çünkü o, Rabbine tertemiz bir kalb ile gelmişti.

إِذْ قَالَ لِأَبِيهِ وَقَوْمِهِ مَاذَا تَعْبُدُونَ. (٨٥)

85-) O babasına ve kavmine şöyle demişti: "Siz nelere tapıyorsunuz?"

أَئِفْكًا آلِهَةً دُونَ اللَّهِ تُرِيدُونَ. (٨٦)

86-) "Yalancılık etmek için mi Allah'tan başka ilâhlar istiyorsunuz?"

فَمَا ظَنُّكُمْ بِرَبِّ الْعَالَمِينَ. (٨٧)

87-) "Siz âlemlerin Rabbini ne zannediyorsunuz?"

فَنَظَرَ نَظْرَةً فِي النُّجُومِ. (٨٨)

88-) Derken yıldızlara bir baktı da: "Ben gerçekten hastayım" dedi.

فَقَالَ إِنِّي سَقِيمٌ. (٨٩)

89-) Derken yıldızlara bir baktı da: "Ben gerçekten hastayım" dedi.

فَتَوَلَّوْا عَنْهُ مُدْبِرِينَ. (٩٠)

90-) O zaman arkalarını dönerek başından kaçışıverdiler.

فَرَاغَ إِلَى آلِهَتِهِمْ فَقَالَ أَلَا تَأْكُلُونَ. (٩١)

91-) Derken bir kurnazlıkla onların ilâhlarına vardı da, "Buyursanıza, yemez misiniz?" dedi.

مَا لَكُمْ لَا تَنْطِقُونَ. (٩٢)

92-) (Cevap vermediklerini görünce de): "Neyiniz var da konuşmuyorsunuz?" (dedi).

فَرَاغَ عَلَيْهِمْ ضَرْبًا بِالْيَمِينِ. (٩٣)

93-) Nihayet bir yolunu bulup onlara kuvvetli bir darbe indirdi.

فَأَقْبَلُوا إِلَيْهِ يَزِفُّونَ. (٩٤)

94-) Bunun üzerine birbirlerine girerek ona yürüdüler.

قَالَ أَتَعْبُدُونَ مَا تَنْحِتُونَ. (٩٥)

95-) İbrahim dedi ki: "A, siz kendi yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?"

وَاللَّهُ خَلَقَكُمْ وَمَا تَعْمَلُونَ. (٩٦)

96-) "Halbuki sizi de yaptıklarınızı da Allah yaratmıştır."

قَالُوا ابْنُوا لَهُ بُنْيَانًا فَأَلْقُوهُ فِي الْجَحِيمِ. (٩٧)

97-) Onlar: "Haydin onun için bir yapı yapın da onu ateşe atın." dediler.

فَأَرَادُوا بِهِ كَيْدًا فَجَعَلْنَاهُمُ الْأَسْفَلِينَ. (٩٨)

98-) Böylece ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de kendilerini daha alçak düşürdük.

وَقَالَ إِنِّي ذَاهِبٌ إِلَى رَبِّي سَيَهْدِينِ. (٩٩)

99-) Bir de dedi ki: "Ben Rabbime gidiyorum, o bana yolunu gösterir."

رَبِّ هَبْ لِي مِنَ الصَّالِحِينَ. (١٠٠)

100-) "Ey Rabbim! Bana salihlerden (bir oğul) ihsan et!"

فَبَشَّرْنَاهُ بِغُلَامٍ حَلِيمٍ. (١٠١)

101-) Biz de kendisine yumuşak huylu bir oğul müjdeledik.

فَلَمَّا بَلَغَ مَعَهُ السَّعْيَ قَالَ يَا بُنَيَّ إِنِّي أَرَى فِي الْمَنَامِ أَنِّي أَذْبَحُكَ فَانْظُرْ مَاذَا تَرَى قَالَ يَا أَبَتِ افْعَلْ مَا تُؤْمَرُ سَتَجِدُنِي إِنْ شَاءَ اللَّهُ مِنَ الصَّابِرِينَ. (١٠٢)

102-) Oğlu, yanında koşacak çağa gelince: "Ey oğlum! Ben seni rüyamda boğazladığımı görüyorum. Artık bak, ne düşünürsün?" dedi. Çocuk da: "Babacığım sana ne emrediliyorsa yap, inşaallah beni sabredenlerden bulacaksın" dedi.

فَلَمَّا أَسْلَمَا وَتَلَّهُ لِلْجَبِينِ. (١٠٣)

103-) Ne zaman ki ikisi de bu şekilde Allah'a teslim oldular, İbrahim oğlunu şakağı üzerine yatırdı.

وَنَادَيْنَاهُ أَنْ يَا إِبْرَاهِيمُ. (١٠٤)

104-) Biz de ona şöyle seslendik: "Ey İbrahim! "

قَدْ صَدَّقْتَ الرُّؤْيَا إِنَّا كَذَلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ. (١٠٥)

105-) "Rüyana gerçekten sadakat gösterdin, şüphesiz ki, biz iyilik yapanları böyle mükafatlandırırız."

إِنَّ هَذَا لَهُوَ الْبَلَاءُ الْمُبِينُ. (١٠٦)

106-) "Şüphesiz ki bu apaçık bir imtihandı." (dedik)

وَفَدَيْنَاهُ بِذِبْحٍ عَظِيمٍ. (١٠٧)

107-) Ve ona büyük bir kurbanlık fidye verdik.

وَتَرَكْنَا عَلَيْهِ فِي الْآخِرِينَ. (١٠٨)

108-) Kendisine sonradan gelenler içinde iyi bir nâm bıraktık.

سَلَامٌ عَلَى إِبْرَاهِيمَ. (١٠٩)

109-) Selam olsun İbrahim'e...

كَذَلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ. (١١٠)

110-) İşte biz iyilik yapanları böyle mükafatlandırırız.

إِنَّهُ مِنْ عِبَادِنَا الْمُؤْمِنِينَ. (١١١)

111-) Çünkü o bizim mümin kullarımızdandı.

وَبَشَّرْنَاهُ بِإِسْحَاقَ نَبِيًّا مِنَ الصَّالِحِينَ. (١١٢)

112-) Ona bir de salihlerden bir peygamber olmak üzere İshak'ı müjdeledik.

وَبَارَكْنَا عَلَيْهِ وَعَلَى إِسْحَاقَ وَمِنْ ذُرِّيَّتِهِمَا مُحْسِنٌ وَظَالِمٌ لِنَفْسِهِ مُبِينٌ. (١١٣)

113-) Hem ona hem İshak'a bereketler verdik. Her ikisinin neslinden de hem iyilik yapanlar var, hem de açıkça kendi nefsine zulmedenler var.

وَلَقَدْ مَنَنَّا عَلَى مُوسَى وَهَارُونَ. (١١٤)

114-) Andolsun ki biz Musa ile Harun'a da nimetler verdik.

وَنَجَّيْنَاهُمَا وَقَوْمَهُمَا مِنَ الْكَرْبِ الْعَظِيمِ. (١١٥)

115-) Hem kendilerini ve kavimlerini o büyük sıkıntıdan kurtardık.

وَنَصَرْنَاهُمْ فَكَانُوا هُمُ الْغَالِبِينَ. (١١٦)

116-) Hem yardım ettik onlara da, galip gelenler onlar oldular.

وَآتَيْنَاهُمَا الْكِتَابَ الْمُسْتَبِينَ. (١١٧)

117-) Hem kendilerine o belli kitabı (Tevrat'ı) verdik.

وَهَدَيْنَاهُمَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ. (١١٨)

118-) Kendilerini doğru yola çıkardık.

وَتَرَكْنَا عَلَيْهِمَا فِي الْآخِرِينَ. (١١٩)

119-) Sonrakiler içinde onlara iyi bir nam bıraktık:

سَلَامٌ عَلَى مُوسَى وَهَارُونَ. (١٢٠)

120-) Selam olsun, Musa ile Harun'a.

إِنَّا كَذَلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ. (١٢١)

121-) İşte biz iyilik yapanları böyle mükafatlandırırız.

إِنَّهُمَا مِنْ عِبَادِنَا الْمُؤْمِنِينَ. (١٢٢)

122-) Çünkü onların ikisi de bizim mümin kullarımızdandı.

وَإِنَّ إِلْيَاسَ لَمِنَ الْمُرْسَلِينَ. (١٢٣)

123-) Şüphesiz İlyas da gönderilen peygamberlerdendir.

إِذْ قَالَ لِقَوْمِهِ أَلَا تَتَّقُونَ. (١٢٤)

124-) Hani o kavmine: "Siz Allah'tan korkmaz mısınız?

أَتَدْعُونَ بَعْلًا وَتَذَرُونَ أَحْسَنَ الْخَالِقِينَ. (١٢٥)

125-) Yaratanların en güzeli olanı bırakıp da "Ba'l'e" (Ba'l ismindeki puta) mi yalvarıyorsunuz?" dedi.

اللَّهَ رَبَّكُمْ وَرَبَّ آبَائِكُمُ الْأَوَّلِينَ. (١٢٦)

126-) "Sizin de Rabbiniz, daha önceki atalarınızın da Rabbi bulunan Allah'ı"

فَكَذَّبُوهُ فَإِنَّهُمْ لَمُحْضَرُونَ. (١٢٧)

127-) Fakat onlar, onu yalanladılar. Bu yüzden onlar mutlaka (cehennemde) hazır bulundurulacaklardır.

إِلَّا عِبَادَ اللَّهِ الْمُخْلَصِينَ. (١٢٨)

128-) Ancak Allah'ın ihlaslı kulları müstesna.

وَتَرَكْنَا عَلَيْهِ فِي الْآخِرِينَ. (١٢٩)

129-) Ona da sonrakiler içinde şunu bıraktık:

سَلَامٌ عَلَى إِلْ يَاسِينَ. (١٣٠)

130-) Selam olsun İlyâsîn'e .

إِنَّا كَذَلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ. (١٣١)

131-) İşte biz iyilik yapanları böyle mükafatlandırırız.

إِنَّهُ مِنْ عِبَادِنَا الْمُؤْمِنِينَ. (١٣٢)

132-) Çünkü o bizim mümin kullarımızdandı.

وَإِنَّ لُوطًا لَمِنَ الْمُرْسَلِينَ. (١٣٣)

133-) Şüphesiz Lût da gönderilen peygamberlerdendir.

إِذْ نَجَّيْنَاهُ وَأَهْلَهُ أَجْمَعِينَ. (١٣٤)

134-) Hani biz onu ve ailesinin tamamını kurtarmıştık.

إِلَّا عَجُوزًا فِي الْغَابِرِينَ. (١٣٥)

135-) Ancak geride kalıp batanlar içinde kalan yaşlı bir kadın hariç.

ثُمَّ دَمَّرْنَا الْآخَرِينَ. (١٣٦)

136-) Sonra diğerlerini helak etmiştik.

وَإِنَّكُمْ لَتَمُرُّونَ عَلَيْهِمْ مُصْبِحِينَ. (١٣٧)

137-) Ve siz elbette sabahleyin ve geceleyin onlara uğrar ve üzerlerinden geçersiniz. Hâlâ akıl edip düşünmez misiniz?

وَبِاللَّيْلِ أَفَلَا تَعْقِلُونَ. (١٣٨)

138-) Ve siz elbette sabahleyin ve geceleyin onlara uğrar ve üzerlerinden geçersiniz. Hâlâ akıl edip düşünmez misiniz?

وَإِنَّ يُونُسَ لَمِنَ الْمُرْسَلِينَ. (١٣٩)

139-) Şüphesiz Yunus da gönderilen peygamberlerdendir.

إِذْ أَبَقَ إِلَى الْفُلْكِ الْمَشْحُونِ. (١٤٠)

140-) Hani o bir zaman dolu bir gemiye kaçmıştı.

فَسَاهَمَ فَكَانَ مِنَ الْمُدْحَضِينَ. (١٤١)

141-) (Oradakilerle) kur'a çekmiş de kaydırılanlardan (yenilenlerden) olmuştu.

فَالْتَقَمَهُ الْحُوتُ وَهُوَ مُلِيمٌ. (١٤٢)

142-) Derken (denize atılmış ve) kendisini balık yutmuştu. (Kendi nefsini) kınıyordu.

فَلَوْلَا أَنَّهُ كَانَ مِنَ الْمُسَبِّحِينَ. (١٤٣)

143-) Eğer çok tesbih edenlerden olmasaydı, yeniden dirilecekleri güne kadar onun karnında kalırdı.

لَلَبِثَ فِي بَطْنِهِ إِلَى يَوْمِ يُبْعَثُونَ. (١٤٤)

144-) Eğer çok tesbih edenlerden olmasaydı, yeniden dirilecekleri güne kadar onun karnında kalırdı.

فَنَبَذْنَاهُ بِالْعَرَاءِ وَهُوَ سَقِيمٌ. (١٤٥)

145-) Biz onu hasta bir halde bir alana çıkardık.

وَأَنْبَتْنَا عَلَيْهِ شَجَرَةً مِنْ يَقْطِينٍ. (١٤٦)

146-) Üzerine kabak cinsinden bir ağaç bitirdik.

وَأَرْسَلْنَاهُ إِلَى مِائَةِ أَلْفٍ أَوْ يَزِيدُونَ. (١٤٧)

147-) Biz onu (Yunus'u) yüz bin veya daha çok insana peygamber olarak gönderdik.

فَآمَنُوا فَمَتَّعْنَاهُمْ إِلَى حِينٍ. (١٤٨)

148-) O zaman ona iman ettiler de biz onları bir zamana kadar yaşattık.

فَاسْتَفْتِهِمْ أَلِرَبِّكَ الْبَنَاتُ وَلَهُمُ الْبَنُونَ. (١٤٩)

149-) Şimdi sor o seninkilere: Kızlar, Rabbinin de, oğlanlar onların mı?

أَمْ خَلَقْنَا الْمَلَائِكَةَ إِنَاثًا وَهُمْ شَاهِدُونَ. (١٥٠)

150-) Yoksa biz melekleri dişi yaratmışız da onlar şahit mi bulunuyorlarmış?

أَلَا إِنَّهُمْ مِنْ إِفْكِهِمْ لَيَقُولُونَ. (١٥١)

151-) Ha!.. Onlar, şüphesiz uydurdukları iftiralarından dolayı: "Allah doğurdu" derler. Hiç şüphesiz onlar, yalancıdırlar.

وَلَدَ اللَّهُ وَإِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ. (١٥٢)

152-) Ha!.. Onlar, şüphesiz uydurdukları iftiralarından dolayı: "Allah doğurdu" derler. Hiç şüphesiz onlar, yalancıdırlar.

أَصْطَفَى الْبَنَاتِ عَلَى الْبَنِينَ. (١٥٣)

153-) (Allah) kızları oğullara tercih mi etmiş?

مَا لَكُمْ كَيْفَ تَحْكُمُونَ. (١٥٤)

154-) Size ne oldu? Nasıl hükmediyorsunuz?

أَفَلَا تَذَكَّرُونَ. (١٥٥)

155-) Hiç düşünmüyor musunuz?

أَمْ لَكُمْ سُلْطَانٌ مُبِينٌ. (١٥٦)

156-) Yoksa sizin için açık bir delil mi var?

فَأْتُوا بِكِتَابِكُمْ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ. (١٥٧)

157-) O halde, eğer doğru söylüyorsanız getirin kitabınızı.

وَجَعَلُوا بَيْنَهُ وَبَيْنَ الْجِنَّةِ نَسَبًا وَلَقَدْ عَلِمَتِ الْجِنَّةُ إِنَّهُمْ لَمُحْضَرُونَ. (١٥٨)

158-) Onlar, Allah ile cinler arasında bir neseb (hısımlık bağı) uydurdular. Oysa andolsun cinler bilirler ki, o yalancılar mutlaka cehenneme götürüleceklerdir.

سُبْحَانَ اللَّهِ عَمَّا يَصِفُونَ. (١٥٩)

159-) Allah, onların yakıştırdıkları vasıflardan münezzeh ve yücedir.

إِلَّا عِبَادَ اللَّهِ الْمُخْلَصِينَ. (١٦٠)

160-) Fakat Allah'ın ihlas ile seçilen kulları başka (onlar, Allah'ı böyle şirk ile vasıflamazlar).

فَإِنَّكُمْ وَمَا تَعْبُدُونَ. (١٦١)

161-) Çünkü siz ve taptıklarınız,

مَا أَنْتُمْ عَلَيْهِ بِفَاتِنِينَ. (١٦٢)

162-) Allah'a karşı kandırıp, saptıramazsınız.

إِلَّا مَنْ هُوَ صَالِ الْجَحِيمِ. (١٦٣)

163-) Kendiliğinden cehenneme saldıran kimseden başkasını.

وَمَا مِنَّا إِلَّا لَهُ مَقَامٌ مَعْلُومٌ. (١٦٤)

164-) (Melekler): "Bizden her birimizin belli bir makamı vardır.

وَإِنَّا لَنَحْنُ الصَّافُّونَ. (١٦٥)

165-) Biziz o saf saf dizilenler, biziz!

وَإِنَّا لَنَحْنُ الْمُسَبِّحُونَ. (١٦٦)

166-) Biziz o tesbih edenler, biziz!" derler.

وَإِنْ كَانُوا لَيَقُولُونَ. (١٦٧)

167-) (Müşrikler) şöyle diyorlardı:

لَوْ أَنَّ عِنْدَنَا ذِكْرًا مِنَ الْأَوَّلِينَ. (١٦٨)

168-) "Eğer yanımızda önceki (ümmet)lerden bir kitap olsaydı,"

لَكُنَّا عِبَادَ اللَّهِ الْمُخْلَصِينَ. (١٦٩)

169-) "Elbette biz de Allah'ın ihlas ile seçilmiş kullarından olurduk."

فَكَفَرُوا بِهِ فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ. (١٧٠)

170-) Fakat şimdi onu inkâr ettiler. Ama ilerde bileceklerdir.

وَلَقَدْ سَبَقَتْ كَلِمَتُنَا لِعِبَادِنَا الْمُرْسَلِينَ. (١٧١)

171-) Andolsun ki peygamberlikle gönderilen kullarımız hakkında şu sözümüz geçmiştir:

إِنَّهُمْ لَهُمُ الْمَنْصُورُونَ. (١٧٢)

172-) "Onlar var ya, elbette onlar muzaffer olacaklardır,"

وَإِنَّ جُنْدَنَا لَهُمُ الْغَالِبُونَ. (١٧٣)

173-) "Ve elbette bizim ordularımız mutlaka galip geleceklerdir."

فَتَوَلَّ عَنْهُمْ حَتَّى حِينٍ. (١٧٤)

174-) Onun için sen, bir süreye kadar onlardan yüz çevir.

وَأَبْصِرْهُمْ فَسَوْفَ يُبْصِرُونَ. (١٧٥)

175-) Onlara (inecek azabı) gözetle .Yakında onlar da göreceklerdir.

أَفَبِعَذَابِنَا يَسْتَعْجِلُونَ. (١٧٦)

176-) Ya şimdi onlar, bizim azabımıza uğramakta acele mi ediyorlar?

فَإِذَا نَزَلَ بِسَاحَتِهِمْ فَسَاءَ صَبَاحُ الْمُنْذَرِينَ. (١٧٧)

177-) Fakat (azabımız) onların sahasına indiği zaman, (o acı sonuçla) uyarılanların sabahı ne kötüdür!

وَتَوَلَّ عَنْهُمْ حَتَّى حِينٍ. (١٧٨)

178-) Yine sen, bir süreye kadar onlardan yüz çevir.

وَأَبْصِرْ فَسَوْفَ يُبْصِرُونَ. (١٧٩)

179-) (İnecek azabı) gözetle! Yakında onlar da göreceklerdir.

سُبْحَانَ رَبِّكَ رَبِّ الْعِزَّةِ عَمَّا يَصِفُونَ. (١٨٠)

180-) Senin güç ve kuvvet sahibi Rabbin, onların yakıştırdıkları vasıflardan münezzeh ve yücedir.

وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَ. (١٨١)

181-) Gönderilen bütün peygamberlere selam olsun.

وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ. (١٨٢)

182-) Hamd, âlemlerin Rabbi Allah'a mahsustur.

Diğer Sitelerimiz



Arapça Latin harf Arapça okumada zorluk çekenlere kolaylık olması açısından konulmuştur. En kısa zamanda ses dosyaları da eklenecektir.

İletişim