Saffat Suresi Diyanet Meali (Sâffât Sûresî)

وَالصَّافَّاتِ صَفًّا. (١)

1-) Saf bağlayıp duranlara, haykırarak sevk edenlere ve zikri (Allah'ın kelâmını) okuyanlara andolsun ki, sizin ilâhınız gerçekten bir tek ilâhtır.

فَالزَّاجِرَاتِ زَجْرًا. (٢)

2-) Saf bağlayıp duranlara, haykırarak sevk edenlere ve zikri (Allah'ın kelâmını) okuyanlara andolsun ki, sizin ilâhınız gerçekten bir tek ilâhtır.

فَالتَّالِيَاتِ ذِكْرًا. (٣)

3-) Saf bağlayıp duranlara, haykırarak sevk edenlere ve zikri (Allah'ın kelâmını) okuyanlara andolsun ki, sizin ilâhınız gerçekten bir tek ilâhtır.

إِنَّ إِلَهَكُمْ لَوَاحِدٌ. (٤)

4-) Saf bağlayıp duranlara, haykırarak sevk edenlere ve zikri (Allah'ın kelâmını) okuyanlara andolsun ki, sizin ilâhınız gerçekten bir tek ilâhtır.

رَبُّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا وَرَبُّ الْمَشَارِقِ. (٥)

5-) O, göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir. Doğuların da (Batıların da) Rabbidir.

إِنَّا زَيَّنَّا السَّمَاءَ الدُّنْيَا بِزِينَةٍ الْكَوَاكِبِ. (٦)

6-) Biz, en yakın göğü zinetlerle, yıldızlarla donattık.

وَحِفْظًا مِنْ كُلِّ شَيْطَانٍ مَارِدٍ. (٧)

7-) Onu itaatten çıkan her şeytandan koruduk.

لَا يَسَّمَّعُونَ إِلَى الْمَلَإِ الْأَعْلَى وَيُقْذَفُونَ مِنْ كُلِّ جَانِبٍ. (٨)

8-) Onlar, yüce topluluğu (ileri gelen melekler topluluğunu) dinleyemezler. Kovulmaları için her taraftan taşa tutulurlar. Onlar için sürekli bir azap da vardır.

دُحُورًا وَلَهُمْ عَذَابٌ وَاصِبٌ. (٩)

9-) Onlar, yüce topluluğu (ileri gelen melekler topluluğunu) dinleyemezler. Kovulmaları için her taraftan taşa tutulurlar. Onlar için sürekli bir azap da vardır.

إِلَّا مَنْ خَطِفَ الْخَطْفَةَ فَأَتْبَعَهُ شِهَابٌ ثَاقِبٌ. (١٠)

10-) Ancak onlardan söz kapan olur. Onu da delip geçen bir alev izler (ve yok eder).

فَاسْتَفْتِهِمْ أَهُمْ أَشَدُّ خَلْقًا أَمْ مَنْ خَلَقْنَا إِنَّا خَلَقْنَاهُمْ مِنْ طِينٍ لَازِبٍ. (١١)

11-) (Ey Muhammed!) Şimdi sen onlara sor: "Kendilerini yaratmak mı daha zor, yoksa yarattığımız diğer şeyleri yaratmak mı? Şüphesiz biz onları yapışkan bir çamurdan yarattık.

بَلْ عَجِبْتَ وَيَسْخَرُونَ. (١٢)

12-) Hayır, sen (onların hâline) şaştın, onlar ise alay ediyorlar.

وَإِذَا ذُكِّرُوا لَا يَذْكُرُونَ. (١٣)

13-) Kendilerine öğüt verildiği zaman öğüt almıyorlar.

وَإِذَا رَأَوْا آيَةً يَسْتَسْخِرُونَ. (١٤)

14-) Bir mucize gördükleri zaman onu alaya alıyorlar.

وَقَالُوا إِنْ هَذَا إِلَّا سِحْرٌ مُبِينٌ. (١٥)

15-) (Dediler ki:) "Bu bir büyüden başka bir şey değildir."

أَإِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًا وَعِظَامًا أَإِنَّا لَمَبْعُوثُونَ. (١٦)

16-) "Gerçekten biz, ölüp bir toprak ve kemik yığını hâline geldikten sonra mı, biz mi tekrar diriltileceğiz?"

أَوَآبَاؤُنَا الْأَوَّلُونَ. (١٧)

17-) "Önceden gelip geçmiş atalarımız da mı?"

قُلْ نَعَمْ وَأَنْتُمْ دَاخِرُونَ. (١٨)

18-) De ki: "Evet, hem de siz aşağılanmış kimseler olarak (diriltileceksiniz)."

فَإِنَّمَا هِيَ زَجْرَةٌ وَاحِدَةٌ فَإِذَا هُمْ يَنْظُرُونَ. (١٩)

19-) O ancak şiddetli bir sesten ibarettir. Bir de bakarsın ki onlar (diriltilmiş hazır) beklemektedirler.

وَقَالُوا يَا وَيْلَنَا هَذَا يَوْمُ الدِّينِ. (٢٠)

20-) Şöyle diyecekler: "Vay başımıza gelene! Bu beklenen ceza günüdür."

هَذَا يَوْمُ الْفَصْلِ الَّذِي كُنْتُمْ بِهِ تُكَذِّبُونَ. (٢١)

21-) Onlara, "İşte bu, yalanlamakta olduğunuz hüküm ve ayırım günüdür" denilir.

احْشُرُوا الَّذِينَ ظَلَمُوا وَأَزْوَاجَهُمْ وَمَا كَانُوا يَعْبُدُونَ. (٢٢)

22-) Allah, meleklere şöyle emreder: "Zulmedenleri, eşlerini ve Allah'ı bırakıp da tapmakta olduklarını toplayın, onları cehennemin yoluna koyun ve onları tutuklayın. Çünkü onlar sorguya çekileceklerdir.

مِنْ دُونِ اللَّهِ فَاهْدُوهُمْ إِلَى صِرَاطِ الْجَحِيمِ. (٢٣)

23-) Allah, meleklere şöyle emreder: "Zulmedenleri, eşlerini ve Allah'ı bırakıp da tapmakta olduklarını toplayın, onları cehennemin yoluna koyun ve onları tutuklayın. Çünkü onlar sorguya çekileceklerdir.

وَقِفُوهُمْ إِنَّهُمْ مَسْئُولُونَ. (٢٤)

24-) Allah, meleklere şöyle emreder: "Zulmedenleri, eşlerini ve Allah'ı bırakıp da tapmakta olduklarını toplayın, onları cehennemin yoluna koyun ve onları tutuklayın. Çünkü onlar sorguya çekileceklerdir.

مَا لَكُمْ لَا تَنَاصَرُونَ. (٢٥)

25-) Onlara, "Ne diye yardımlaşmıyorsunuz?" denir.

بَلْ هُمُ الْيَوْمَ مُسْتَسْلِمُونَ. (٢٦)

26-) Hayır, onlar bugün teslim olmuş kimselerdir.

وَأَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلَى بَعْضٍ يَتَسَاءَلُونَ. (٢٧)

27-) Birbirlerine yönelip sorarlar (çekişirler).

قَالُوا إِنَّكُمْ كُنْتُمْ تَأْتُونَنَا عَنِ الْيَمِينِ. (٢٨)

28-) Şöyle derler: "Siz bize sağdan gelirdiniz. Bize haktan yana görünürdünüz."

قَالُوا بَلْ لَمْ تَكُونُوا مُؤْمِنِينَ. (٢٩)

29-) Diğerleri de onlara şöyle derler: "Hayır, siz zaten mü'min kimseler değildiniz."

وَمَا كَانَ لَنَا عَلَيْكُمْ مِنْ سُلْطَانٍ بَلْ كُنْتُمْ قَوْمًا طَاغِينَ. (٣٠)

30-) "Bizim, sizin üzerinizde hiçbir hâkimiyetimiz yoktu. Hatta siz azgın bir kavimdiniz."

فَحَقَّ عَلَيْنَا قَوْلُ رَبِّنَا إِنَّا لَذَائِقُونَ. (٣١)

31-) "Artık Rabbimizin sözü (azap) bizim hakkımızda gerçekleşti. Biz onu mutlaka tadacağız."

فَأَغْوَيْنَاكُمْ إِنَّا كُنَّا غَاوِينَ. (٣٢)

32-) "Evet, biz sizi saptırdık. Çünkü biz de sapkın kimselerdik."

فَإِنَّهُمْ يَوْمَئِذٍ فِي الْعَذَابِ مُشْتَرِكُونَ. (٣٣)

33-) Artık onlar o gün azapta ortaktırlar.

إِنَّا كَذَلِكَ نَفْعَلُ بِالْمُجْرِمِينَ. (٣٤)

34-) İşte biz suçlulara böyle yaparız.

إِنَّهُمْ كَانُوا إِذَا قِيلَ لَهُمْ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ يَسْتَكْبِرُونَ. (٣٥)

35-) Çünkü onlar, kendilerine, "Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur" denildiği zaman, inanmayıp büyüklük taslıyorlardı.

وَيَقُولُونَ أَئِنَّا لَتَارِكُو آلِهَتِنَا لِشَاعِرٍ مَجْنُونٍ. (٣٦)

36-) "Biz, deli bir şair için ilâhlarımızı mı terk edeceğiz?" diyorlardı.

بَلْ جَاءَ بِالْحَقِّ وَصَدَّقَ الْمُرْسَلِينَ. (٣٧)

37-) Hayır, öyle değil. O, hakkı getirmiş, (önceki) peygamberleri de tasdik etmiştir.

إِنَّكُمْ لَذَائِقُو الْعَذَابِ الْأَلِيمِ. (٣٨)

38-) Şüphesiz siz mutlaka elem dolu azabı tadacaksınız.

وَمَا تُجْزَوْنَ إِلَّا مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ. (٣٩)

39-) Siz ancak işlediklerinizin karşılığı ile cezalandırılırsınız.

إِلَّا عِبَادَ اللَّهِ الْمُخْلَصِينَ. (٤٠)

40-) Ancak Allah'ın halis kulları başka.

أُولَئِكَ لَهُمْ رِزْقٌ مَعْلُومٌ. (٤١)

41-) İşte onlar için belli bir rızık, meyveler vardır. Onlar ikram gören kimselerdir.

فَوَاكِهُ وَهُمْ مُكْرَمُونَ. (٤٢)

42-) İşte onlar için belli bir rızık, meyveler vardır. Onlar ikram gören kimselerdir.

فِي جَنَّاتِ النَّعِيمِ. (٤٣)

43-) Onlar Naîm cennetlerindedirler.

عَلَى سُرُرٍ مُتَقَابِلِينَ. (٤٤)

44-) Koltuklar üzerinde karşılıklı olarak otururlar.

يُطَافُ عَلَيْهِمْ بِكَأْسٍ مِنْ مَعِينٍ. (٤٥)

45-) Onların etrafında cennet pınarından doldurulmuş, berrak ve içenlere lezzet veren kadehler dolaştırılır.

بَيْضَاءَ لَذَّةٍ لِلشَّارِبِينَ. (٤٦)

46-) Onların etrafında cennet pınarından doldurulmuş, berrak ve içenlere lezzet veren kadehler dolaştırılır.

لَا فِيهَا غَوْلٌ وَلَا هُمْ عَنْهَا يُنْزَفُونَ. (٤٧)

47-) Onda baş döndürme özelliği yoktur. Onlar, onu içmekle sarhoş da olmazlar.

وَعِنْدَهُمْ قَاصِرَاتُ الطَّرْفِ عِينٌ. (٤٨)

48-) Yanlarında bakışlarını yalnızca kendilerine çevirmiş iri gözlü eşler vardır.

كَأَنَّهُنَّ بَيْضٌ مَكْنُونٌ. (٤٩)

49-) Sanki onlar (beyazlıklarıyla), saklanmış (gün yüzü görmemiş) yumurtalardır.

فَأَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلَى بَعْضٍ يَتَسَاءَلُونَ. (٥٠)

50-) Derken birbirlerine yönelip sorarlar.

قَالَ قَائِلٌ مِنْهُمْ إِنِّي كَانَ لِي قَرِينٌ. (٥١)

51-) İçlerinden biri der ki: "Benim bir arkadaşım vardı."

يَقُولُ أَإِنَّكَ لَمِنَ الْمُصَدِّقِينَ. (٥٢)

52-) "Sen de tekrar dirilmeyi tasdik edenlerden misin?" derdi.

أَإِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًا وَعِظَامًا أَإِنَّا لَمَدِينُونَ. (٥٣)

53-) "Gerçekten biz, ölüp bir toprak ve kemik yığını hâline geldikten sonra mı, biz mi hesaba çekileceğiz?"

قَالَ هَلْ أَنْتُمْ مُطَّلِعُونَ. (٥٤)

54-) Konuşan o kimse, yanındakilere, "Bakar mısınız, hâli ne oldu?" der.

فَاطَّلَعَ فَرَآهُ فِي سَوَاءِ الْجَحِيمِ. (٥٥)

55-) Kendisi de bakar ve onu cehennemin ortasında görür.

قَالَ تَاللَّهِ إِنْ كِدْتَ لَتُرْدِينِ. (٥٦)

56-) Ona şöyle der: "Allah'a andolsun, neredeyse beni de helâk edecektin."

وَلَوْلَا نِعْمَةُ رَبِّي لَكُنْتُ مِنَ الْمُحْضَرِينَ. (٥٧)

57-) "Rabbimin nimeti olmasaydı, mutlaka ben de cehenneme konulanlardan olmuştum."

أَفَمَا نَحْنُ بِمَيِّتِينَ. (٥٨)

58-) "Nasıl, ilk ölümümüzden başka ölmeyecek miymişiz? Bize azap edilmeyecek miymiş?"

إِلَّا مَوْتَتَنَا الْأُولَى وَمَا نَحْنُ بِمُعَذَّبِينَ. (٥٩)

59-) "Nasıl, ilk ölümümüzden başka ölmeyecek miymişiz? Bize azap edilmeyecek miymiş?"

إِنَّ هَذَا لَهُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ. (٦٠)

60-) Şüphesiz bu (cennetteki nimetlere ulaşmak) büyük bir başarıdır.

لِمِثْلِ هَذَا فَلْيَعْمَلِ الْعَامِلُونَ. (٦١)

61-) Çalışanlar böylesi için çalışsınlar!

أَذَلِكَ خَيْرٌ نُزُلًا أَمْ شَجَرَةُ الزَّقُّومِ. (٦٢)

62-) Ziyafet olarak bu mu daha hayırlı, yoksa zakkum ağacı mı?

إِنَّا جَعَلْنَاهَا فِتْنَةً لِلظَّالِمِينَ. (٦٣)

63-) Şüphesiz biz onu zalimler için bir imtihan aracı kıldık.

إِنَّهَا شَجَرَةٌ تَخْرُجُ فِي أَصْلِ الْجَحِيمِ. (٦٤)

64-) O, cehennemin dibinde biten bir ağaçtır.

طَلْعُهَا كَأَنَّهُ رُءُوسُ الشَّيَاطِينِ. (٦٥)

65-) Onun meyveleri sanki şeytanların kafalarıdır.

فَإِنَّهُمْ لَآكِلُونَ مِنْهَا فَمَالِئُونَ مِنْهَا الْبُطُونَ. (٦٦)

66-) Cehennemlikler ondan yiyecekler ve onunla karınlarını dolduracaklardır.

ثُمَّ إِنَّ لَهُمْ عَلَيْهَا لَشَوْبًا مِنْ حَمِيمٍ. (٦٧)

67-) Sonra onlar için bunun üstüne kaynar sudan karışık bir içecek vardır.

ثُمَّ إِنَّ مَرْجِعَهُمْ لَإِلَى الْجَحِيمِ. (٦٨)

68-) Sonra onların dönüşleri mutlaka cehennemedir.

إِنَّهُمْ أَلْفَوْا آبَاءَهُمْ ضَالِّينَ. (٦٩)

69-) Çünkü onlar babalarını sapık kimseler olarak buldular.

فَهُمْ عَلَى آثَارِهِمْ يُهْرَعُونَ. (٧٠)

70-) Kendileri de onların izinden koşa koşa gitmektedirler.

وَلَقَدْ ضَلَّ قَبْلَهُمْ أَكْثَرُ الْأَوَّلِينَ. (٧١)

71-) Andolsun, onlardan önce, evvelkilerin çoğu da sapmıştı.

وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا فِيهِمْ مُنْذِرِينَ. (٧٢)

72-) Andolsun, biz onlara da uyarıcılar göndermiştik.

فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُنْذَرِينَ. (٧٣)

73-) Bak, uyarılanların sonu nasıl oldu!

إِلَّا عِبَادَ اللَّهِ الْمُخْلَصِينَ. (٧٤)

74-) Ancak Allah'ın ihlâslı kulları başka.

وَلَقَدْ نَادَانَا نُوحٌ فَلَنِعْمَ الْمُجِيبُونَ. (٧٥)

75-) Andolsun, Nûh bize dua edip seslenmişti. Biz ne güzel cevap vereniz!

وَنَجَّيْنَاهُ وَأَهْلَهُ مِنَ الْكَرْبِ الْعَظِيمِ. (٧٦)

76-) Onu ve ailesini o büyük sıkıntıdan kurtardık.

وَجَعَلْنَا ذُرِّيَّتَهُ هُمُ الْبَاقِينَ. (٧٧)

77-) Onun neslini yeryüzünde kalanlar kıldık.

وَتَرَكْنَا عَلَيْهِ فِي الْآخِرِينَ. (٧٨)

78-) Sonradan gelenler arasında ona güzel bir ad bıraktık.

سَلَامٌ عَلَى نُوحٍ فِي الْعَالَمِينَ. (٧٩)

79-) Âlemler içinde Nûh'a selâm olsun!

إِنَّا كَذَلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ. (٨٠)

80-) İşte biz iyilik yapanları böyle mükâfatlandırırız.

إِنَّهُ مِنْ عِبَادِنَا الْمُؤْمِنِينَ. (٨١)

81-) Çünkü o, bizim mü'min kullarımızdandı.

ثُمَّ أَغْرَقْنَا الْآخَرِينَ. (٨٢)

82-) Sonra biz, diğerlerini suda boğduk.

وَإِنَّ مِنْ شِيعَتِهِ لَإِبْرَاهِيمَ. (٨٣)

83-) Şüphesiz İbrahim de O'nun taraftarlarından idi.

إِذْ جَاءَ رَبَّهُ بِقَلْبٍ سَلِيمٍ. (٨٤)

84-) Hani o, Rabbine temiz bir kalple gelmişti.

إِذْ قَالَ لِأَبِيهِ وَقَوْمِهِ مَاذَا تَعْبُدُونَ. (٨٥)

85-) Hani babasına ve kavmine şöyle demişti: "Siz neye tapıyorsunuz?"

أَئِفْكًا آلِهَةً دُونَ اللَّهِ تُرِيدُونَ. (٨٦)

86-) "Allah'ı bırakıp da birtakım uydurma ilâhlar mı istiyorsunuz?"

فَمَا ظَنُّكُمْ بِرَبِّ الْعَالَمِينَ. (٨٧)

87-) "O hâlde, âlemlerin Rabbi hakkında görüşünüz nedir?"

فَنَظَرَ نَظْرَةً فِي النُّجُومِ. (٨٨)

88-) İbrahim, yıldızlara baktı ve "Ben hastayım" dedi.

فَقَالَ إِنِّي سَقِيمٌ. (٨٩)

89-) İbrahim, yıldızlara baktı ve "Ben hastayım" dedi.

فَتَوَلَّوْا عَنْهُ مُدْبِرِينَ. (٩٠)

90-) Bunun üzerine arkalarını dönüp ondan uzaklaştılar.

فَرَاغَ إِلَى آلِهَتِهِمْ فَقَالَ أَلَا تَأْكُلُونَ. (٩١)

91-) İbrahim, onların putlarının tarafına gizlice gitti ve şöyle dedi: "Yemez misiniz?"

مَا لَكُمْ لَا تَنْطِقُونَ. (٩٢)

92-) "Ne diye konuşmuyorsunuz?"

فَرَاغَ عَلَيْهِمْ ضَرْبًا بِالْيَمِينِ. (٩٣)

93-) Derken üzerlerine yürüyüp onlara güçlü bir darbe indirdi.

فَأَقْبَلُوا إِلَيْهِ يَزِفُّونَ. (٩٤)

94-) Kavmi (telaş içinde) koşarak ona doğru geldi.

قَالَ أَتَعْبُدُونَ مَا تَنْحِتُونَ. (٩٥)

95-) İbrahim, şöyle dedi: "Yonttuğunuz putlara mı tapıyorsunuz?"

وَاللَّهُ خَلَقَكُمْ وَمَا تَعْمَلُونَ. (٩٦)

96-) "Oysa Allah sizi de, yaptığınız şeyleri de yaratmıştır."

قَالُوا ابْنُوا لَهُ بُنْيَانًا فَأَلْقُوهُ فِي الْجَحِيمِ. (٩٧)

97-) Kavmi, "Onun için bir bina yapın, (içinde ateş yakın) ve onu ateşe atın" dedi.

فَأَرَادُوا بِهِ كَيْدًا فَجَعَلْنَاهُمُ الْأَسْفَلِينَ. (٩٨)

98-) Böylece ona bir tuzak kurmak istediler. Biz de onları en alçak kimseler kıldık.

وَقَالَ إِنِّي ذَاهِبٌ إِلَى رَبِّي سَيَهْدِينِ. (٩٩)

99-) İbrahim, şöyle dedi: "Ben Rabbime (O'nun emrettiği yere) gideceğim. O, bana yol gösterecektir."

رَبِّ هَبْ لِي مِنَ الصَّالِحِينَ. (١٠٠)

100-) "Ey Rabbim! Bana salihlerden olacak bir çocuk bağışla."

فَبَشَّرْنَاهُ بِغُلَامٍ حَلِيمٍ. (١٠١)

101-) Biz de ona uysal bir oğul müjdeledik.

فَلَمَّا بَلَغَ مَعَهُ السَّعْيَ قَالَ يَا بُنَيَّ إِنِّي أَرَى فِي الْمَنَامِ أَنِّي أَذْبَحُكَ فَانْظُرْ مَاذَا تَرَى قَالَ يَا أَبَتِ افْعَلْ مَا تُؤْمَرُ سَتَجِدُنِي إِنْ شَاءَ اللَّهُ مِنَ الصَّابِرِينَ. (١٠٢)

102-) Çocuk kendisiyle birlikte koşup yürüyecek yaşa gelince İbrahim ona, "Yavrum, ben rüyamda seni boğazladığımı gördüm. Düşün bakalım, ne dersin?" dedi. O da, "Babacığım, emrolunduğun şeyi yap. İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın" dedi.

فَلَمَّا أَسْلَمَا وَتَلَّهُ لِلْجَبِينِ. (١٠٣)

103-) Nihayet her ikisi de (Allah'ın emrine) boyun eğip, İbrahim de onu (boğazlamak için) yüz üstü yere yatırınca ona, şöyle seslendik: "Ey İbrahim!"

وَنَادَيْنَاهُ أَنْ يَا إِبْرَاهِيمُ. (١٠٤)

104-) Nihayet her ikisi de (Allah'ın emrine) boyun eğip, İbrahim de onu (boğazlamak için) yüz üstü yere yatırınca ona, şöyle seslendik: "Ey İbrahim!"

قَدْ صَدَّقْتَ الرُّؤْيَا إِنَّا كَذَلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ. (١٠٥)

105-) "Gördüğün rüyanın hükmünü yerine getirdin. Şüphesiz biz iyilik yapanları böyle mükâfatlandırırız."

إِنَّ هَذَا لَهُوَ الْبَلَاءُ الْمُبِينُ. (١٠٦)

106-) "Şüphesiz bu apaçık bir imtihandır."

وَفَدَيْنَاهُ بِذِبْحٍ عَظِيمٍ. (١٠٧)

107-) Biz, (İbrahim'e) büyük bir kurbanlık vererek onu (İsmail'i) kurtardık.

وَتَرَكْنَا عَلَيْهِ فِي الْآخِرِينَ. (١٠٨)

108-) Sonradan gelenler arasında ona güzel bir ad bıraktık.

سَلَامٌ عَلَى إِبْرَاهِيمَ. (١٠٩)

109-) İbrahim'e selâm olsun.

كَذَلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ. (١١٠)

110-) İyilik yapanları işte böyle mükâfatlandırırız.

إِنَّهُ مِنْ عِبَادِنَا الْمُؤْمِنِينَ. (١١١)

111-) Çünkü o mü'min kullarımızdandı.

وَبَشَّرْنَاهُ بِإِسْحَاقَ نَبِيًّا مِنَ الصَّالِحِينَ. (١١٢)

112-) Biz onu salihlerden bir peygamber olarak İshak ile de müjdeledik.

وَبَارَكْنَا عَلَيْهِ وَعَلَى إِسْحَاقَ وَمِنْ ذُرِّيَّتِهِمَا مُحْسِنٌ وَظَالِمٌ لِنَفْسِهِ مُبِينٌ. (١١٣)

113-) Onu da İshak'ı da uğurlu kıldık. Her ikisinin nesillerinden iyilik yapanlar da vardı, kendine apaçık zulmedenler de.

وَلَقَدْ مَنَنَّا عَلَى مُوسَى وَهَارُونَ. (١١٤)

114-) Andolsun, biz Mûsâ'ya ve Hârûn'a da lütufta bulunduk.

وَنَجَّيْنَاهُمَا وَقَوْمَهُمَا مِنَ الْكَرْبِ الْعَظِيمِ. (١١٥)

115-) Onları ve kavimlerini o büyük sıkıntıdan kurtardık.

وَنَصَرْنَاهُمْ فَكَانُوا هُمُ الْغَالِبِينَ. (١١٦)

116-) Onlara yardım ettik de onlar galip gelenler oldular.

وَآتَيْنَاهُمَا الْكِتَابَ الْمُسْتَبِينَ. (١١٧)

117-) Biz onlara (hükümlerimizi) açıklayan Kitab'ı (Tevrat'ı) verdik.

وَهَدَيْنَاهُمَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ. (١١٨)

118-) Onları doğru yola ilettik.

وَتَرَكْنَا عَلَيْهِمَا فِي الْآخِرِينَ. (١١٩)

119-) Sonradan gelenler arasında onlara güzel birer ad bıraktık.

سَلَامٌ عَلَى مُوسَى وَهَارُونَ. (١٢٠)

120-) Mûsâ'ya ve Hârûn'a selâm olsun.

إِنَّا كَذَلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ. (١٢١)

121-) Şüphesiz biz iyilik yapanları böyle mükâfatlandırırız.

إِنَّهُمَا مِنْ عِبَادِنَا الْمُؤْمِنِينَ. (١٢٢)

122-) Çünkü onlar mü'min kullarımızdan idiler.

وَإِنَّ إِلْيَاسَ لَمِنَ الْمُرْسَلِينَ. (١٢٣)

123-) Şüphesiz İlyas da peygamberlerden idi.

إِذْ قَالَ لِقَوْمِهِ أَلَا تَتَّقُونَ. (١٢٤)

124-) Hani kavmine şöyle demişti: "Allah'a karşı gelmekten sakınmaz mısınız?"

أَتَدْعُونَ بَعْلًا وَتَذَرُونَ أَحْسَنَ الْخَالِقِينَ. (١٢٥)

125-) "Yaratıcıların en güzelini, sizin ve geçmiş atalarınızın Rabbi olan Allah'ı bırakarak "Ba'l'e mi tapıyorsunuz?"

اللَّهَ رَبَّكُمْ وَرَبَّ آبَائِكُمُ الْأَوَّلِينَ. (١٢٦)

126-) "Yaratıcıların en güzelini, sizin ve geçmiş atalarınızın Rabbi olan Allah'ı bırakarak "Ba'l'e mi tapıyorsunuz?"

فَكَذَّبُوهُ فَإِنَّهُمْ لَمُحْضَرُونَ. (١٢٧)

127-) Onu yalanladılar. Bu sebeple onlar (cehenneme) götürüleceklerdir.

إِلَّا عِبَادَ اللَّهِ الْمُخْلَصِينَ. (١٢٨)

128-) Ancak Allah'ın ihlâslı kulları başka.

وَتَرَكْنَا عَلَيْهِ فِي الْآخِرِينَ. (١٢٩)

129-) Sonradan gelenler içerisinde ona güzel bir ad bıraktık.

سَلَامٌ عَلَى إِلْ يَاسِينَ. (١٣٠)

130-) İlyas'a selâm olsun.

إِنَّا كَذَلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ. (١٣١)

131-) Şüphesiz biz iyilik yapanları böyle mükâfatlandırırız.

إِنَّهُ مِنْ عِبَادِنَا الْمُؤْمِنِينَ. (١٣٢)

132-) Çünkü o bizim mü'min kullarımızdandı.

وَإِنَّ لُوطًا لَمِنَ الْمُرْسَلِينَ. (١٣٣)

133-) Şüphesiz Lût da peygamberlerdendi.

إِذْ نَجَّيْنَاهُ وَأَهْلَهُ أَجْمَعِينَ. (١٣٤)

134-) Hani biz onu ve geride kalanlar arasındaki yaşlı bir kadın (kâfir olan eşi) dışında bütün ailesini kurtarmıştık.

إِلَّا عَجُوزًا فِي الْغَابِرِينَ. (١٣٥)

135-) Hani biz onu ve geride kalanlar arasındaki yaşlı bir kadın (kâfir olan eşi) dışında bütün ailesini kurtarmıştık.

ثُمَّ دَمَّرْنَا الْآخَرِينَ. (١٣٦)

136-) Sonra da diğerlerini yok ettik.

وَإِنَّكُمْ لَتَمُرُّونَ عَلَيْهِمْ مُصْبِحِينَ. (١٣٧)

137-) Şüphesiz sizler (yolculuklarınız sırasında) sabah akşam onların (harap olmuş) yurtlarına uğrayıp duruyorsunuz. Hâlâ düşünmeyecek misiniz?

وَبِاللَّيْلِ أَفَلَا تَعْقِلُونَ. (١٣٨)

138-) Şüphesiz sizler (yolculuklarınız sırasında) sabah akşam onların (harap olmuş) yurtlarına uğrayıp duruyorsunuz. Hâlâ düşünmeyecek misiniz?

وَإِنَّ يُونُسَ لَمِنَ الْمُرْسَلِينَ. (١٣٩)

139-) Şüphesiz Yûnus da peygamberlerdendi.

إِذْ أَبَقَ إِلَى الْفُلْكِ الْمَشْحُونِ. (١٤٠)

140-) Hani o kaçıp yüklü gemiye binmişti.

فَسَاهَمَ فَكَانَ مِنَ الْمُدْحَضِينَ. (١٤١)

141-) Gemidekilerle kur'a çekmiş ve kaybedenlerden olmuştu.

فَالْتَقَمَهُ الْحُوتُ وَهُوَ مُلِيمٌ. (١٤٢)

142-) Böylece, Yûnus kendini kınayıp dururken balık onu yuttu.

فَلَوْلَا أَنَّهُ كَانَ مِنَ الْمُسَبِّحِينَ. (١٤٣)

143-) Eğer o, Allah'ı tespih edip yüceltenlerden olmasaydı, mutlaka insanların diriltileceği güne kadar balığın karnında kalırdı.

لَلَبِثَ فِي بَطْنِهِ إِلَى يَوْمِ يُبْعَثُونَ. (١٤٤)

144-) Eğer o, Allah'ı tespih edip yüceltenlerden olmasaydı, mutlaka insanların diriltileceği güne kadar balığın karnında kalırdı.

فَنَبَذْنَاهُ بِالْعَرَاءِ وَهُوَ سَقِيمٌ. (١٤٥)

145-) Derken biz onu hasta bir hâlde sahile attık.

وَأَنْبَتْنَا عَلَيْهِ شَجَرَةً مِنْ يَقْطِينٍ. (١٤٦)

146-) Üzerine geniş yapraklı bir ağaç bitirdik.

وَأَرْسَلْنَاهُ إِلَى مِائَةِ أَلْفٍ أَوْ يَزِيدُونَ. (١٤٧)

147-) Biz onu yüz bin, yahut daha fazla insana peygamber olarak gönderdik.

فَآمَنُوا فَمَتَّعْنَاهُمْ إِلَى حِينٍ. (١٤٨)

148-) Nihayet onlar iman ettiler. Biz de onları bir süreye kadar geçindirdik.

فَاسْتَفْتِهِمْ أَلِرَبِّكَ الْبَنَاتُ وَلَهُمُ الْبَنُونَ. (١٤٩)

149-) Ey Muhammed! Onlara sor: Kız çocukları Rabbinin de, erkek çocukları onların mı?

أَمْ خَلَقْنَا الْمَلَائِكَةَ إِنَاثًا وَهُمْ شَاهِدُونَ. (١٥٠)

150-) Yoksa biz melekleri dişi olarak yaratmışız da onlar şahid mi bulunuyorlarmış?

أَلَا إِنَّهُمْ مِنْ إِفْكِهِمْ لَيَقُولُونَ. (١٥١)

151-) İyi bilin ki onlar kendi uydurmaları olarak, "Allah çocuk sahibi oldu" diyorlar. Onlar elbette yalan söylüyorlar.

وَلَدَ اللَّهُ وَإِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ. (١٥٢)

152-) İyi bilin ki onlar kendi uydurmaları olarak, "Allah çocuk sahibi oldu" diyorlar. Onlar elbette yalan söylüyorlar.

أَصْطَفَى الْبَنَاتِ عَلَى الْبَنِينَ. (١٥٣)

153-) Yoksa Allah kızları erkeklere tercih mi etti?

مَا لَكُمْ كَيْفَ تَحْكُمُونَ. (١٥٤)

154-) Neyiniz var? Nasıl hüküm veriyorsunuz!

أَفَلَا تَذَكَّرُونَ. (١٥٥)

155-) Hiç düşünmüyor musunuz?

أَمْ لَكُمْ سُلْطَانٌ مُبِينٌ. (١٥٦)

156-) Yoksa sizin apaçık bir deliliniz mi var?

فَأْتُوا بِكِتَابِكُمْ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ. (١٥٧)

157-) Eğer doğru söyleyen kimseler iseniz getirin (bu delili içeren) kitabınızı!

وَجَعَلُوا بَيْنَهُ وَبَيْنَ الْجِنَّةِ نَسَبًا وَلَقَدْ عَلِمَتِ الْجِنَّةُ إِنَّهُمْ لَمُحْضَرُونَ. (١٥٨)

158-) Allah ile cinler arasında da nesep bağı kurdular. Oysa cinler de kendilerinin Allah'ın huzuruna getirileceklerini bilirler.

سُبْحَانَ اللَّهِ عَمَّا يَصِفُونَ. (١٥٩)

159-) Allah, onların nitelendirdiği şeylerden uzaktır, yücedir.

إِلَّا عِبَادَ اللَّهِ الْمُخْلَصِينَ. (١٦٠)

160-) Ancak Allah'ın ihlâslı kulları bunlar gibi değildir.

فَإِنَّكُمْ وَمَا تَعْبُدُونَ. (١٦١)

161-) (Ey müşrikler!) Ne siz ve ne de taptıklarınız, cehenneme gireceklerden başkasını kandırıp Allah'ın yolundan saptırabilirsiniz.

مَا أَنْتُمْ عَلَيْهِ بِفَاتِنِينَ. (١٦٢)

162-) (Ey müşrikler!) Ne siz ve ne de taptıklarınız, cehenneme gireceklerden başkasını kandırıp Allah'ın yolundan saptırabilirsiniz.

إِلَّا مَنْ هُوَ صَالِ الْجَحِيمِ. (١٦٣)

163-) (Ey müşrikler!) Ne siz ve ne de taptıklarınız, cehenneme gireceklerden başkasını kandırıp Allah'ın yolundan saptırabilirsiniz.

وَمَا مِنَّا إِلَّا لَهُ مَقَامٌ مَعْلُومٌ. (١٦٤)

164-) (Melekler derler ki:) "Bizim her birimizin bilinen bir makamı vardır."

وَإِنَّا لَنَحْنُ الصَّافُّونَ. (١٦٥)

165-) "Şüphesiz biz (orada) saf duranlarız."

وَإِنَّا لَنَحْنُ الْمُسَبِّحُونَ. (١٦٦)

166-) "Şüphesiz biz (Allah'ı) tespih edip yüceltenleriz."

وَإِنْ كَانُوا لَيَقُولُونَ. (١٦٧)

167-) Müşrikler) şunu da söylüyorlardı: "Eğer yanımızda öncekilere verilen kitaplardan bir kitap olsaydı, elbette biz ihlâslı kullar olurduk."

لَوْ أَنَّ عِنْدَنَا ذِكْرًا مِنَ الْأَوَّلِينَ. (١٦٨)

168-) Müşrikler) şunu da söylüyorlardı: "Eğer yanımızda öncekilere verilen kitaplardan bir kitap olsaydı, elbette biz ihlâslı kullar olurduk."

لَكُنَّا عِبَادَ اللَّهِ الْمُخْلَصِينَ. (١٦٩)

169-) Müşrikler) şunu da söylüyorlardı: "Eğer yanımızda öncekilere verilen kitaplardan bir kitap olsaydı, elbette biz ihlâslı kullar olurduk."

فَكَفَرُوا بِهِ فَسَوْفَ يَعْلَمُونَ. (١٧٠)

170-) Fakat (kitap gelince) onu inkâr ettiler. Yakında (sonlarının ne olacağını) bilecekler.

وَلَقَدْ سَبَقَتْ كَلِمَتُنَا لِعِبَادِنَا الْمُرْسَلِينَ. (١٧١)

171-) Andolsun, peygamber olarak gönderilen kullarımız hakkında şu sözümüz geçmişti:

إِنَّهُمْ لَهُمُ الْمَنْصُورُونَ. (١٧٢)

172-) "Onlara mutlaka yardım edilecektir."

وَإِنَّ جُنْدَنَا لَهُمُ الْغَالِبُونَ. (١٧٣)

173-) "Şüphesiz ordularımız galip gelecektir."

فَتَوَلَّ عَنْهُمْ حَتَّى حِينٍ. (١٧٤)

174-) O hâlde, bir süreye kadar onlardan yüz çevir

وَأَبْصِرْهُمْ فَسَوْفَ يُبْصِرُونَ. (١٧٥)

175-) Gözetle onları, yakında onlar da görecekler.

أَفَبِعَذَابِنَا يَسْتَعْجِلُونَ. (١٧٦)

176-) Yoksa onlar azabımızı acele mi istiyorlar?

فَإِذَا نَزَلَ بِسَاحَتِهِمْ فَسَاءَ صَبَاحُ الْمُنْذَرِينَ. (١٧٧)

177-) Fakat azabımız onların yurtlarına indiğinde, o uyarılmış olanların sabahı ne kötü olur!

وَتَوَلَّ عَنْهُمْ حَتَّى حِينٍ. (١٧٨)

178-) Ey Muhammed! Bir süreye kadar onlardan yüz çevir.

وَأَبْصِرْ فَسَوْفَ يُبْصِرُونَ. (١٧٩)

179-) (Bekle ve) gör. Onlar da yakında görecekler.

سُبْحَانَ رَبِّكَ رَبِّ الْعِزَّةِ عَمَّا يَصِفُونَ. (١٨٠)

180-) Senin Rabbin; kudret ve şeref sahibi olan Rab, onların nitelendirdiği şeylerden uzaktır, yücedir.

وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَلِينَ. (١٨١)

181-) Peygamberlere selâm olsun.

وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ. (١٨٢)

182-) Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur.

Diğer Sitelerimiz



Arapça Latin harf Arapça okumada zorluk çekenlere kolaylık olması açısından konulmuştur. En kısa zamanda ses dosyaları da eklenecektir.

İletişim